19 Ağustos 2015 Çarşamba

Elini Tabuta Dayayarak Oy İsteme!


Son üç seçimde de görev aldım sandık başında.

Son üç seçimde de sabah 6.45'ten itibaren ''gönüllü müşahit'' olarak görev aldığım okullarak gidip kiminde geceyarısına kadar, kiminde akşam 20.00'e kadar sandık başında bekledim.

Hak yerini bulsun, herkes hakkı olanı alsın, halk istediğine oyunu versin, kimse kimsenin yerine oy kullanmaya, başkalarının oyunu çalmaya çalışmasın diye tüm Pazar günümü bu işe verdim.

Arkadaşlarım gece eğlenmeye devam ederken ben erkenden oradan ayrılıp ''gönüllü' olarak görev aldığım için erkenden uyumaya gittim.

Gittim ki enerjim tüm gün yerinde olsun. Haksızlığı gördüğüm an müdahale edebileyim.

Gittim ki birileri her zamanki gibi ''Oy çaldılar'', ''Zaten her seçimde oy çalarak başa geçiyorlar'', ''Elden birşey gelmez'' gibi yakınanlar konuştuğunda onları kaale almayıp vicdanım rahat olabileyim.

Gönlüm el vermiyordu, gönlüm el vermiyor ''havaya'' şikayet edip hiç birşey yapmamaya!

Gönlüm el vermiyor ''Kronik çözümsüz'' olmaya, klasik bahanelerin ardına sığınmaya.

Gönlüm el vermiyor ''Dış Mihrak'' denen görünmez ve var olmayan düşmana meydanı bırakmaya.

Yalnız bunların hiçbirini memleketin en başındaki kişi sonuçları beğenmedi diye cebimizden iki milyar lirayı (kendi kullanımıyla iki katrilyon lira) alıp yeniden seçime götürmesi için yapmadım.

Yalnız bunların hiçbirini memleket aylarca hükümetsiz kalmasın diye yapmadım.

Yalnız bunların hiçbirini ülkem ''geçici hükümet'' tarafından kan batağına götürülsün diye yapmadım. Gencecik insanlar öldürülsün, enselerine kurşun sıkılsın, öldürüldükten sonra sokaklarda çırılçıplak dolaştırılsın, sınırımda İslam adına, din adına, sürekli kendi dinindeki insanları öldüren vahşilere devletimin en başındaki kişi onların yaptıklarını maruz gösterecek şekilde konuşsun diye yapmadım.

Bunların hiçbirini memleketin en başındaki kişi elini bir tabutun üstüne koyup da cenazeyi mitinge çevirsin diye yapmadım.

Bunları daha güzel yarınlar için yaptım.

Bunları siyaset konuşsun, siyasi olarak memleketin sorunları çözülsün diye yaptım.

Silah sussun, insanlar konuşarak anlaşsın diye yaptım.

Görüyorum ki birileri boşuna çalıştığımı bana anlatmaya çalışıyor cenazeleri, yüreği yanan ailelerin acılarını kendine oy potansiyeli olarak kullanmaya çalışıyor.

Görüyorum ki memleketin en başındaki insan ''Ne mutlu şehit ailesine'' diyebiliyor. Gayet rahat bir şekilde hem de. Kendi çocukları askerliği dövizle yapmışken hem de. 

Görüyorum ki birileri ekonomik olarak batmaya doğru giden memleketimde ekonominin sağlam temellere oturtulduğunu, sorun olmadığını söyleme cesaretini gösterebiliyor. 

Birkaç ay sonra yine seçime gidiyoruz.

Bizim halkımız balık hafızalı. Birkaç basit hamleyle bugünlerde yaşananları dahi unutabilir kolaylıkla. Dikkatleri biraz farklı alanlara yönlendirilsin yeter.

Ben yine sandık başındayım. Daha büyük sorumluluk alarak okul ya da ilçe sorumluluğu mu yaparım, yoksa en büyük sorumluluğu alıp yine sandık başında birebir haksızlığı engellemeye mi çalışırım emin değilim. Bildiğim şey aksi birşey çıkmadığı sürece o seçimde de ben buradayım! Siz de bana katılın. Belki değiştiriririz bu memleketi. Kim bilir?

Fotoğraf: T24 haber sitesi. 

20 Temmuz 2015 Pazartesi

Suruç'ta Katliam Var

Suruç'ta bugün katliam oldu!

"Kime yarıyor?" diye bi soralım.

Ben söyleyeyim. AKP'ye yarıyor.

Son günlerde Cumhurbaşkanı dilinden düşürmüyor erken seçim söylemini.

Beklenen CHP koalisyonu da öyle kolay kolay olacak gibi durmuyor. Hele bugün karşılıklı suçlamalardan sonra bahane de çoğalacak. Muhsin Kızılkaya milletin seçtiği bir vekil, yani sözcü olmasına rağmen savaç çığırtkanlığı yapar gibi "Çok kısa sürede Suriye'ye benzeyebiliriz!" diye röportaj veriyor.

AKP'nin söylediği ve yaptıklarından ben şöyle dediklerini anlıyorum:

- Bu ülkeye erken seçim gerekli. Barajı geçen diğer üç partinin ikisi zaten muhalefette kalmak istiyor. CHP de bizimle uzlaşmaktan ziyade bize bazı şeyleri dikte etmeye çalışıyor. İnsanlar bu ve önceki bombalı saldırılardan sonra daha çok korkup "istikrar" devam etsin diye bize oy verince biz bu sorunu çözeriz.

Unutulan bir nokta var:

- Ülkeyi 2002'den bu yana yöneten AKP'dir.

Yani diğer bir deyişle şimdiye kadarki AKP dış politikasının bizi getirdiği nokta ortada zaten. Yakın zamana kadar insanların kafasını kesip youtube'da yayınlatan bir örgütün terör estirdiğini kabul etmeyen, sonradan da adamların kendine verdiği adı bırakıp kendine yakın medya organlarında IŞİD yerine DAEŞ dedirten bir partidir AKP. IŞİD'e DAEŞ deyince birşey değişiyor mu? IŞİD ya da DAEŞ yine bizi bize kırdırarak çalışmalarına devam ediyor.

Memleketin her yerine savrulmuş resmi olmayan bilgilere göre üç milyonu aşkın Suriyeli insan da sorunun aslında merkezinde ama pek konuşulmayan bir yanı.

Evet, Muhsin Kızılkaya'nın dediği doğru çıkabilir. HSBC bu yüzden Türkiye'den çıkıyor. Tabii haberde bahsedilen aynı neden değil ama onu da yakında göreceğiz. Türkiye gibi devasa bir pazardan çıkması için çok sağlam istihbaratının olması lazım.

Yazdıklarımdan doğrudan AKP suçlaması anlaşılabilir fakat biraz daha dikkat edilirse daha çok herkesin bildiği bilgiden çıkarımla olacağı görülebilir. Umarım öngörüm gerçekleşmez ve bu ülke insanı, erken seçim olsa dahi, doğru kararı verir! Doğru kararın ne olduğunu ise sadece zaman gösterebilir.

1 Temmuz 2015 Çarşamba

Yasama Yürütme ve Yargı


İlkokula gittiğim zamanlarda Sosyal Bilgiler dersinde ilk öğrenmiştik kuvvetler ayrılığı ilkesini. Buna göre Yasama, Yürütme ve Yargı diye üç ayrı kola ayrılmıştı kuvvetler. Yasama organı meclis idi. Yani TBMM. Yürütme organı güvenoyu almış hükümetti. Yargı ise bağımsız mahkemeler idi.

Yasama organı meclis ve bu meclisin başkanı dün ve bugün seçilmeye çalışılıyor. Partiler kendi adaylarını çıkarıp ilk iki turda da kendi adaylarına oy veriyorlar. Genel kabul gibi oldu bu durum. Üçüncü ve dördüncü turlarda ise partiler belirledikleri strateji ile yola devam ediyorlar.

Ben ilkokula giderken milletvekillerinden birilerinin aday olduğu ve sonra da meclisin bu adayları oyladığı şeklinde öğrenmiştim bu konuyu. Partilerin kendi adaylarını göstermesi son senelerde önümüze çıkan bir durum. Aslında bunun ne siyasi ahlâk ne de siyasi etik ile uzaktan yakından ilgisi yok. Yasal olarak da doğru değil. Anayasanın 94. maddesi bunu açıkça ifade etmiş:

- Siyasi parti grupları başkanlık için aday gösteremezler.

Çok basit bir nedeni var bunun: Yasama ayrı bir kurumdur. İçinde siyasi partileri barındırsa da meclis bir bütün olarak değerlendirilmelidir. Onu oluşturan partiler dışında yani. En azından başkanlık seçimi sırasında. Burada tüm partiler, her ne kadar halen daha darbe dönemi 1982 anayasası yürürlükte olsa da, bu memleketin anayasasını çiğneyerek kendi adaylarını aday gösterebiliyorlar. Hem de bu öyle gizli saklı değil, gayet herkesin, kamunun gözü önünde tüm kitle iletişim organlarında bangır bangır bağrılarak yapılıyor. Köşe yazarları sürekli yazılar yazarak çeşitli senaryoları konuşuyor.

Çeşitli defalar arkadaşlarımla konuşmalarımda Avrupa'da yaşamaktan söz edince "Orada kuralları ihlal edince çok ağır cezalar veriyorlar." diye tepkiler almıştım. Kurallar zaten hayatın düzeni için gerekli olduğu mantığı bizim memleketimiz için geçerli olmadığından sanırım bizim siyasi partilerimiz de aynı mantıkla hareket ediyorlar. Kafa doğrudan kuralları ihlal etmeye yönelik çalışıyor. Problemli olan yer burası.

Olması gereken belki de Cumhuriyet Başsavcısının ortaya çıkarak tüm partiler aleyhinde Anayasa'yı ihlal iddiası ile dava açmasıdır. Çünkü yukarıda dediğim gibi, Anayasa yasaklıyor partilerin aday göstermesini. Tüm partiler de bu suçu işliyor.

Yazıya başlarken kuvvetler ayrılığından ve bu kuvvetlerin Yasama, Yürütme ve Yargı olduğundan başlamıştım. Yasama'yı, yani meclisi partilere indirgerseniz sonuçta tek parti ya da anlaşan güçlü bir koalisyon durumunda Yasama=Yürütme olur. Bu durum da kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırıdır. Karşısında sadece 'bağımsız mahkemeler' olarak Yargı kalır. Yargı'yı da HSYK gibi kurumlarla ve buralara siyasi etkiyle sakat bırakırsanız kuvvetler ayrılığı sadece teknik bir terimden ibaret kalır.

Devlet protokolü'ne bakılınca en başta Cumhurbaşkanı, sonrasında TBMM Başkanı, daha sonra ise Başbakan olduğu görülür. Yani devler hiyerarşisinde dahi Yasama'nın başı ve Yürütme'nin başı ayrı kişiler olarak Yasama'nın başındaki meclis başkanı daha üstte olacak şekilde dizilirler.Yani demem o ki, meclis başkanlığı seçimi Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra en önemli seçimdir. Gereken özenin gösterilerek konuya yeterli önemin verilmesi bu yüzden çok önemlidir.

En azından bir partinin bu gidişata karşı dik durarak mücadele etmesi gerekiyor. Başka türlü bu gidişten çıkılması mümkün değil.

Görsel: http://images.slideplayer.biz.tr/9/2616379/slides/slide_56.jpg

27 Haziran 2015 Cumartesi

Dini Nikah ve Resmi Nikah Mevzuuları

Geçtiğimiz günlerde Anayasa Mahkemesi oldukça hararetli tartışmalar başlatan bir karara imza attı. Resmi nikah olmadan imam nikahının olmasını normal kıldı AYM bu kararıyla.

Mesele şu ki, bir kişiyle imam nikahı kıyarak birlikte yaşarsanız 2-6 ay arasında hapis cezası alabiliyorsunuz. Fakat herhangi bir imam nikahı veya resmi nikah olmadan biriyle birlikte yaşarsanız o zaman ceza yok. İkinci mesele son dönemde yaygınlaşmaya da başladı. Bunda kanımca bir zarar yok. Fakat imam nikahını resmi nikah öncesinde kıymaya ceza olması meselesi de bence yanlış ve eşitliğe aykırı bir durum. Çünkü insanlara imam nikahı kıydığı için ceza vermiş oluyorsunuz bu durumda.

Yalnız bu kararda eşitliğe ve hukuka şöyle bir aykırılık var: Dini nikah kıyanların herhangi bir hak talepleri olamıyor. AYM kararında bunu özellikle vurgulama ihtiyacı hissetmiş. Yani dini açıdan gerekli düşünülerek evlenilse dahi yasal anlamda hiçbir geçerliliği yok bu evliliğin. Bence bu karardaki asıl sorun da bu.

Medeni kanunumuz İsviçre'den ithal edilmiş. Türkçe'ye çevirip birkaç değişiklik ile uygulamaya koymuşuz. Biraz araştırınca orada da evli olmayıp birlikte yaşayanların haklarına dair bilgi bulmaya çalışınca onların da evliler gibi olmadığını gördüm. Bu konuda sanırım en güzel uygulama İskandinav ülkelerinde. Orada evlenmek çok yaygın değil. Yalnız birlikte yaşama da belli bir süreyi aşmışsa evli bir insanla aynı hakları veriyor kadına da erkeğe de. Bizdeki yasada sanırım asıl bu mevzuu eksik. Aynı evde 3 sene  yaşayan bir çiftin yasal olarak evli olmasa dahi evli bir çiftten ne farkı var? Bence fark yok arada. Yasal durumda var ama. Asıl sıkıntı da bu noktadan kaynaklanıyor.

1- Birlikte yaşayanlara hak yok, ceza yok.
2- İmam nikahı ile yaşayanlara hak yok, ceza var.
3- Resmi nikah ile yaşayanlara hak var ceza var.

Peki bu üçü arasında pratik olarak bir fark var mı? Olduğunu düşünmüyorum.

Her ne kadar Avrupalı diye lanse etmeye çalışsak da kendimizi ve ülkemizi aslında Ortadoğuluyuz biz. Bunun anlamı bizim aile, evlilik, birlikte yaşama vb. gibi durumlar için pek de açık görüşlü olduğumuz söylenemez genel anlamda. Bu yüzden de AYM'nin bu kararı gibi durumlar olduğunda ciddi tepkiler gelebiliyor. Bunu çözmenin yolu da şu şekilde:

1- Birlikte yaşayanlar eğer bunu belli bir süre için, mesela 3 sene, kanıtlayabilirlerse o durumda evli çiftlerle aynı haklara sahip olmalı. Özellikle çocuk vesayeti ve miras gibi konularda.

2- İmam nikahı isteyenler bunu yapabilmelidir. Yani imam nikahı resmi nikah olabilmelidir. Diğer bir deyişle imamlar da belediye memurları gibi resmi anlamda nikah kıyabilirlerse aslında bu sorunlar ortadan bir ölçüde kalkar. Çünkü bazı çiftler resmi nikahı sadece bir zorunluluk olduğu için yapıyor. Kendilerine kalsa imam nikahı gayet yeterlidir. Haksız da değiller bence. İmamlar da resmi nikah kıyabilirse, yasalar önünde sayılan bir nikah olduktan sonra niye sorun olsun ki?

3- İsteyenler sadece resmi nikah yapabilmelidir. Sadece "toplum ne der?" diye düşünerek imam nikahı kıymak bana doğru gelmiyor. İstemeyen imam nikahını yapmayabilir.

Bu dediklerim olursa insanlar evlilik gibi önemli bir kararda daha rahat davranabilirler ve üstlerinde o kadar da büyük bir baskı hissetmezler.

Pratiğe gelince, ülkemiz, yukarıda da belirttiğim gibi, Ortadoğulu olduğundan uygulama bir takım sorunları beraberinde getirecektir. En başta yargının bu yeni duruma alışması gerekecek. Halkın alışması konusuna gelince, onların alışması ve kabullenmesi en az 20 yılı bulabilir. Çünkü 10 yılı aşkın bir süredir paradan 6 sıfır atılmasına rağmen en başta Cumhurbaşkanı olmak üzere bir çok insan halen daha trilyon, katrilyon terimlerini kullanıyor. Sigara kapalı ortamlarda yasaklanalı 7,5 yıl olmasına rağmen halen daha birçok mekan içeride sigara içiriyor. Rusya'da bir yıl önce yürürlüğe giren yasak her yerde uygulanıyor.

17 Haziran 2015 Çarşamba

Cumhuriyet Tarihinin En Önemli Seçimi Sonucunda Partiler ve Öngörüler

Daha seçim olmadan dahi AKP-CHP koalisyonu gibi bir seçeneğin memleket açısından en doğru kararlardan biri olacağını düşünüyordum. Seçim sonuçları açıklandı. Bir önceki seçim gibi %50-%50 değil, %40-%60 gibi bir tablo çıktı ortaya. HDP meclise barajı yıkıp girince herkesin planı müthiş derecede değişti.

Şimdi her gün günaşırı açıklamalar duyuyoruz. CHP'nin şimdiye kadarki yaklaşımı bir şekilde hükümetin kurulmasında rol almak isteğinde olduğu ve bunu da öncelikle MHP-HDP ile yapmak istediğini, bir şekilde, söyledi. Olmazsa AKP ile yapacak. Maksat memleketi hükümetsiz bırakmamak.

MHP dikkafalı davranıp "HDP ile olacak her seçeneğe kapalıyız, ama memleketi çözümsüz de bırakmayız." şeklinde konuşuyor. Bunun anlamı şudur:  "AKP ile koalisyona varım." Başka bir tercümesi olamaz. Çünkü azınlık hükümetinin doğru olmadığını düşünüyor. CHP ile güvenoyu alabilecek bir hükümet kurulamayacağı için tek seçenek AKP kalıyor geriye. İki kere iki dört yani.

AKP "Herkese sıcağız." diyor başta Cumhurbaşkanı olmak üzere üst düzey yöneticileri aracılığıyla. Başlatılmış bir çözüm süreci vardı ve habire sürüncemeye bırakınca süreci müthiş bir oy kaybına uğradılar memleketin doğusu ve güneydoğusunda. Aslında sadece oralarda değil, neredeyse tüm şehirlerde oy kaybı oldu AKP'nin. Çözüm sürecini MHP ile yürütmesinin olanağı olmayacağı için, MHP diğer yandan da seçim boyunca yolsuzluklar üzerinden prim yaparak oy toplamaya çalıştığı için bu konuların açıklığa çıkarılmasını savunacak. Yani çok temel diyebileceğimiz iki sorun var herkesin en olası dediği koalisyonun önünde. Benim "HDP barajı geçerse AKP-MHP koalisyonu olabilir." öngörüm vardı. O da geçersiz olacak gibi bu durumda.

HDP AKP ile potaya girmeyeceğini, hükümetlerine destek olmayacağını söyledi seçim öncesinde. Seçim sonrasında ilk konuşmada Demirtaş "Seni Başkan Yaptırmayacağız!" konuşmasını tekrarladı. Ve AKP ile koalisyon kurmayacaklarını bildirdi. CHP ve MHP ile koalisyona bir şekilde katılabilecekken bu olasılık da MHP'nin inadından dolayı olamayacağı için HDP'nin oluşacak koalisyon hükümetinde bulunma ihtimali yok gibi bir durumda. Barajı geçip meclise girmesi durumunda bütün dengeleri değiştiren parti şimdi hükümet kurulması konusunda oluşacak koalisyona girme konusunda zor durumda.

Siyaset ile ahlak kelimeleri bir arada pek kullanılamıyor. Çünkü dün meydanlarda bir diğeri hakkında ağzına geleni söylemekten, bel altı vurmaktan çekinmeyenler bugün çok kritik toplantıları yapabiliyor: Bakınız Tayyip Erdoğan-Deniz Baykal toplantısı.

Herkes dediğini uygularsa bana kalırsa tek uygulanabilir koalisyon AKP-CHP koalisyonu. HDP bu koalisyona dışarıdan destek verebilir ve ciddi anlamda işine de yarar bu durum. MHP'nin en baştan istediği Ana Muhalefet partisi olma hayali de gerçekleşmiş olur.

AKP ile koalisyonun CHP'ye ciddi oy kaybettireceğine şahsen inanmıyorum. Çünkü CHP'nin seçmeni için oy vermeyi düşünebileceği alternatif bir parti yok. Nasıl Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kendi görüşlerine müthiş derecede uzak görüşe sahip olan ve şimdi MHP'den milletvekili olan Ekmeleddin İhsanoğlu'na kerhen oy verdilerse seçim yenilendiği zaman CHP'den çok ufak bir miktarda oy HDP'ye gidebilir. Diğerleri, büyük oranda, yine CHP'ye oy verecek.

MHP'ye gelince erken seçimin en çok kaybettireceği parti olacak. Çünkü yapılan istatistiklerin gösterdiği en çok "emanet oy"un olduğu parti HDP değil, MHP. O oylar AKP'ye geri dönünce, AKP'den bir kısım oylar da HDP'ye gidince yeni oluşacak mecliste HDP'nin MHP'den daha fazla oy alma ihtimaline karşı daha az milletvekiline sahip olacağı en olası sonuç.

Biraz önce dediğim gibi, siyaset ile ahlak bir arada pek olmuyor. Bu yüzden bugün A diyen yarın çok kolay B diyebileceği için bekleyip görmekten başka çare görünmüyor. Benim öngörüm AKP-CHP koalisyonunun olması ve yakın gelecekte de erken seçime gidilmesi şeklinde.

Bekleyip göreceğiz.



12 Haziran 2015 Cuma

3. Seçimim Geride Kaldı.. İşte Seçimden Kalanlar

Uzun bir gün oldu Pazar günü. Önce biraz izlenimlerimi anlatayım. Sonrasında da yorumlarım gelecek.

Başbakan Davutoğlu balkon konuşmasında güzel şeyler söyledi. 'erdem'den söz etti. 'halkın iradesi'nden söz etti. Önümüzdeki günlerde göreceğiz nasıl olacağını (burasını yazarken Başbakan balkon konuşmasını yapıyordu)

Neler gördüm?:
1- 'Halkın iradesi' denen olgunun aslında 'erkeğin iradesi' olduğunu gördüm.
2- İlk oy kullanmaya gelen yaşları 80'in üstünde olduğunu tahmin ettiğim, zor yürüyen çifti gördüm.
3- Tekerlekli sandalyedeki annesini oy pusulasını dışarı çıkarmasına izin vermediğimiz için sandığa getirip, sonra kendisinin kabine girmesine izin alamayınca sinirlenip 'hak, hukuku bana mı öğreteceksiniz?', 'şimdi boşuna mı getirdim ben, yanlış kullanacak' diyen genç adamı gördüm.
4- Sandık üyesi olduktan, yemin ettikten sonra parti mevzuunun kalmaması gerekmesine rağmen biri Adıyamanlı, diğeri Muşlu olan AKP'li ve CHP'li sandık üyelerinin sürekli tartışmasını gördüm.
5- Kadınların siyasette ne kadar aktif olmaya başladıklarını, sandıklarına sahip çıktıklarını bir kere daha gördüm.
6- Azıcık daha fazla okumuş olanların, entel görünenlerin, başkalarını kararlarından dolayı oldukça kolay yargılayabildiklerini gördüm.
7- Partili olmamasına rağmen bazılarının gönüllü olarak partili olanlardan çok daha fazla oylarına sahip çıktıklarını gördüm.
8- 'Özgür irade' kavramının bazıları için bulunmadığını gördüm.
9- Hakk kelimesi Allah'tan gelmesine rağmen kendisini her türlü Hakk'ın, hukukun üstünde görenlerin olduğunu gördüm.
10- İnsanların birbirleriyle aslında gayet güzel geçinebildiklerini, fakat karşısındakinin hangi partili olduğunu öğrendikten sonra tavırlarının 180 derece değişebildiğini gördüm.
11- Son iki yüzyıldan fazla bir zamandır yüzümüz Avrupa'ya dönmüş olmasına rağmen memleketimizin daha Ortadoğulu olduğunu gördüm.
12- Hukuk kurallarının uygulanmaması, esnetilmesi yönünde ciddi bir irade gördüm.
13- Bağımsız adaylara karşı saygıdan ziyade onları 'yok sayma' çabası gördüm.
14- Demokrasi denen olgunun içselleştirilebilmesi için daha çoooook zamana ihtiyacımız olduğunu gördüm.
15- Bir partinin müşahidinin sadece oy sayımı başlamadan hemen önce gelip habire herşeye itiraz ettiğini, başka bir partinin müşahidinin ise olan bitene ilgisiz oralarda dolaştığını, sonra sayım sırasında da gelip izlediğini gördüm. Bir partinin müşahidi ise başından sonuna kadar izlemeyi tercih etti seçimi. Hiçbir şeye müdahale ve itiraz etmeden. 

Bu liste aslında daha çok uzatılabilir. İlk iki seçimimin aksine bu seçimde biraz daha farklıydı durum. Okul sorumlumun dediğine göre deneyimli olduğum için beni okuldaki ilk sandığa vermişti kendisi. Aslında nispeten mantıklı da olmuş. Oldukça fazla sorunla karşılaştığım bir sandık oldu bu seferki. Başkası olsa nasıl davranır? Konuşur mu? Susar mı? Sadece not mu alır? Tutanak mı tutturmaya çalışır her seferinde? Yoksa sadece izler mi başından sonuna kadar?

Sandığımda bir seçmen eşi ile birlikte girip oy kullanmak istedi. Eşi gayet sağlıklı olmasına ve "Ben oy kullanabilirim" demesine rağmen. Uyaran sandık görevlisine de elini kaldırarak "Ağzını yüzünü dağıtırım!" şeklinde tehditler savurdu. Yakınında bulunan akrabaları kadın-erkek saldırmaya hazır şekilde bekliyorlardı. Tehdidi duyar duymaz pencereye gidip "Hemen polis memurunu çağırın, sandık görevlisini tehdit ediyor'" şeklinde bağırınca polis geldi ve başta tehdit eden adam olmak üzere ailenin üyelerini salondan götürünce olay sakinleşti. Çıkarken akrabalardan bir kadın beni tehdit dahi etmekten geri durmadı.

Bir başka olayda sandık başkanı, polis ve belki bir görevli nezaretinde arabayla getirdiği annesinin oy kullanmasını sağlamaya çalışan bir vatandaşla karşılaştım. Oy pusulası, Tercih mührü ve zarfı salondan çıkararak okulun dışında bekleyen arabaya götürmeye ikna etmeye çalıştıklarında duruma şiddetle itiraz ettik. Oldukça uzun süren itirazlarından sonuç alamayınca biraz kilolu olan nispeten yavaş da olsa yürüyebilen annesini getirdi bu vatandaş. Meğerse oy pusulası ve zarfı salon dışına çıkarmak istemesinde herhangi bir geçerli neden yokmuş.

Aslında o gün yaşadıklarım çok rahat bir kitap dahi olabilir. Tabii ki bu anlattıklarımdan çok daha fazlası oldu orada. Eğitim sorunumuzun ne kadar büyük ve derin olduğu orada biraz daha belirgindi.

TURK Parti benim sandığımda 5 oy aldı. Bir oy ise hem TURK Parti'ye, hem de AKP'ye basılmış olduğundan geçersiz sayıldı. 18 geçersiz oyun yarısından fazlası oy pusulasının üst tarafında AKP'ye, alt tarafında ise bağımsız adaya verilmiş oylardan dolayı geçersiz kabul edildi. Aynı durum MHP'nin, CHP'nin ve SP'nin de başına geldi. Onlarda sayı çok daha azdı.

Oy sayımı sonunda AKP'nin oy oranını öğrenince AKP'nin o bölgede ciddi oy kaybına uğramış olduğunu gördüm. %70'in üstünde gelmesi normal olan bölgede %65 seviyesinde kalmıştı oy oranı. MHP ve CHP ise ciddi yüksek oy aldılar bu bölgeden.

Bir seçimden daha temiz ve vicdanım rahat bir şekilde çıktığımı düşünüyorum. Yaptığımız işin ne kadar önemli olduğunu bu seçim daha iyi gösterdi bana. Asıl amacımız, bazı kesimlerin tahmin ettiği gibi oylarla, sonuçlarla oynamak değil, tamamen adil, şeffaf, doğru, düzgün, yasaya uygun bir seçim olmasını sağlamaktı. Başka birşey değil. Bundan sonra erken seçim de olsa normal seçim de olsa, ben hazırım.

14 Mayıs 2015 Perşembe

İki Çeşit İnsan Vardır! Seçimlerde Oyuna Sahip Çıkanlar ve Çıkmayanlar!


Hep yaparız ya bunu, insanları gruplara ayırmayı. Genelde de iki grup olur bunlar. Mesela iyiler ve kötüler. Kadınlar ve erkekler. Pozitif insanlar ve negatif insanlar vb. Peki ayrım bu kadar siyah-beyaz mıdır her daim? Bence pek de değil. Arada da grinin pek çok tonunu bulmak mümkündür.

Bu sefer yalnız, ben de insanları ikiye ayıracağım, biraz da bilinçli olarak. Şikayet edenler bir grup olacaklar. Yapanlar diğer grup. Ben bu iki gruptan şikayet edenleri pek sevmiyorum. Çünkü tek bildikleri şikayet etmek. Yazın sıcaktan, kışın soğuktan, baharda ise yağmurdan şikayet ederler. Yani işin doğasında olandan dahi şikayetçi olabilir bu insanlar. Hatta işin cılkını çıkarıp şikayeti ilgili makama yapanlara işe yaramayacağını söylemeye, onların heveslerini kursaklarında bırakmaya kadar götürebilir bu gruptan bazıları..

Konumuza gelecek olursak, bir aydan kısa bir süre kaldı genel seçimlere. Bu yazımın asıl amacı biraz daha politik. Seçimler geliyor ve yakın geçmişteki iki seçimnde olduğu gibi bunda da sandık gönüllüsü olacağım. Tuzla'da olacağım yine. İki seçimde de olan bitenden şikayetçi olan bazı arkadaşlar ben Cumartesi akşam olan partiyi, eğlenceyi bırakıp gidince beni desteklediklerini, iyi birşey yaptığımı söylemişlerdi. Bu gerçekten de güzel birşey, desteklenmek. Fakat bir adım ötesi de var bunun: Birebir elini taşın altına koymak. Yani bu işe gönül vererek sandıklarda gözetmen olmak. Sandığın, oyunun hakkını verip, oyuna sahip çıkmak. Önümüzdeki 4 sene boyunca memleketi yönetecek olan parlamento seçimlerinde görev almak. Tek gereken seçim öncesinde bir Pazar gününü sandık başında geçirmek.

Biliyorum ki seçimden hemen sonra bir takım insanlar yine başlayacaklar bu ülkenin insanlarını, özellikle de AKP seçmenini, hedef alarak bazılarının koyun olduğunu, kör olduğunu, bilerek kurda oy verdiklerini, bu ülkenin insanlarından bir halt olmayacağını, buraları bırakıp gitmek gerektiğini, adam olmayacağımızı söylemeye... Yakınlarındaki insanlar da destekleyecekler o kişilerin bu dediklerini.

En sevmediğim şeylerden biri insanların kendi şikayetçi oldukları konuda başkalarının desteklerini beklemeleri, onları da kendi şikayetlerine ortak etme ihtiyaçlarıdır. Mesela otobüste birileri yüksek sesle konuşunca onları 'birilerinin' uyarması beklenir. Bu kişiler kendileri uyardığında da 'Ben rahatsız oluyorum, daha sessiz konuşur musunuz?' demek yerine 'İnsanlar rahatsız oluyor, daha sessiz olun!' şeklinde şikayetlerini dile getirmeyi tercih ederler. Halbuki herkes kendinden sorumludur, Nokta! Seçim sonucunda da sonucu kabul etmek gerekecek. İçki masasında, arkadaşlar eğlencede şikayet edip sonra kadeh kaldırmak değil. Az zaman kaldı ve halen daha ciddi anlamda gönüllüye ihtiyaç var. 4 sene boyunca şikayet etmek yerine bir gününüzü halkı görüp, gözlemleyip, sonra da oyları saymaya harcasanız ne çıkar? Benim iki seçim günü deneyimim de çok ilginç şeylere gebe oldu. Mesela CHP'li bir seçmen belediye seçimlerinde beğenmediği halde Sarıgül'e oy vermeye zorlandığı için partisi tarafından, müthiş derecede şikayetçiydi durumdan.

Geçtiğimiz seçimlerde hangi partinin seçmeninin, gözetmeninin, görevlisinin nasıl hareket ettiğini gözleme fırsatım oldu. En düzenli ve organize çalışanlar tabii ki AKP ekibi. Hem çalışanlara sürekli yiyecek, su vb. desteklerde bulunuyorlardı. Hem de ne olup bittiğini takip ediyorlardı. Müthiş bir düzen ve sistematik içinde, oylarına ve seçmenlerine sahip çıkarak. HDP sanırım AKP'den sonraki en düzenli ve organize ekipti. Onlar da oylarına ve seçmenlerine sahip çıkarak düzenli ve uyum içinde bir çalışma yürütüyorlardı. CHP ekibinin kendilerine dahi faydası yok gibiydi. Ekip derken asıl kastettiğim gözetmenlere destek vermesi gereken partilileri kastediyorum. Ne gözetmenleri ile ciddi anlamda ilgilendiler, ne de takibi düzgün yaptılar. Tutanakların merkeze iletilmesi sırasına varmadan da kaçtı birçoğu. MHP ile ilgili yorum yapamıyorum, çünkü varlıkları ile yokluklarını çok anladığımı söyleyemeyeceğim. Çok ilgili değillerdi sanki. Diğer partiler zaten oldukça zayıf kalmıştı tüm süreç boyunca. Oyveötesi ekibimizdeki arkadaşlar ise her açıdan düzgün bir seçim olabilmesi için elinden geleni yaptı. Yeri geldiğinde sandık başkanına itirazlar yapıldı, tutanaklar tutuldu, gerektiği yerde sandık kurulunun güvenli şekilde oyları sayması sağlandı. Avukatlar sürekli hukuki destekte bulundu.

Bu seçimlerde nasıl olup biteceğini hep birlikte göreceğiz. Daha zaman varken mümkünse desteklediğimiz partilerin sandık gözetmeni olarak, resmi olarak sandık kuruluna girerek, mümkün değilse de oyveötesi gibi oluşumlara katılıp sandığı gözlemleyerek bu işi yapmak lazım. Oyuna sahip çıkmak lazım. Bir oy dahi çok önemli. Geçtiğimiz seçimlerde, özellikle de yerel seçimlerde aradaki farkları gördük.

Hiçbir oluşum, grup, parti içine girmeden bunu yapmanın yolu da var: Seçim sırasında gerek seçim sandıklarını takip ederek, gerek oylar sayılırken sade bir vatandaş olarak orada bulunup sonuçları kayıt altına almak. Hem vatandaşlık hakkımız hem de görevimiz bu aslında, oyumuza sahip çıkmak.

Yazının başından da dediğim gibi, iki çeşit insan vardır. Yapanlar ve şikayet edenler. Seçimlerde oyuna sahip çıkanlar ve çıkmayanlar.

Seçim sonrasında da, sonuç ne olursa olsun, kimse gelip de "bu ülkenin insanları" hakkında atıp tutmasın!