14 Ekim 2013 Pazartesi

Hoşgörü mü? O da ne?

Son dönemde en çok kafama takılan konulardan biri bu:Hoşgörüsüzlük!

Dinimiz, daha doğrusu tüm dinler, tahammül etmeyi ve herkesi sevmeyi temel alır. Siz hiç öldürmeyi emreden bir din biliyor musunuz? Ya da kavga etmeyi emreden. Peki o zaman sorun nerede? Dinde olmadığına göre. Sanırım sorun onu yorumlayan ve uygulayan bizlerde.

Birileri çıkıp da milletin oyuyla seçilmiş milletvekilini türban kullandığı için siyasi lince uğratabiliyor. Hatta işi daha ileri götürüp milletvekilliğinden artırma noktasına taşıyabiliyor. İnsanları istediği gibi okula giderken ülkenin en yüksek eğitim kurumlarının başındaki kişi kafasına göre kılık kıyafet yasağı koyabiliyor. Ya da bir astsubay köy öğretmenini türbanı yüzünden soruşturmaya tabi tutabiliyor. İnsanlar sırf türban yüzünden farklı ülkede eğitim görmek zorunda kalabiliyor. Ülkesini korumak görevi üstlenen ordu mensupları en derinlere kadar siyasetin içine girebiliyor. Siyasi demeç verebiliyor ve işin acı kısmı insanların bir kısmı bunu onların üstüne vazife görebiliyor.

Sonra bütün bunlar geçip gidiyor ve iktidar değişiyor. Bu kez de herkesin başbakanıyım diyen biri çıkıp da komşunuzu ihbar edin diyebiliyor (sebep ne olursa olsun). Hoşgörülüyüz diyoruz ama öğretmenler, okul müdürleri, profesörler, milletvekilleri ve hatta bakanlar insanları kılık kıyafetinden dolayı açık açık yargılayabiliyorlar. Daha da kötüsü, bunlar normal karşılanabiliyor. İnsanlar birileri kıyafetini beğenmedi diye işlerinden olabiliyor. Hem de herkesin gözü önünde, insanların gözüne soka soka. Sosyal hayatı kendilerine göre düzenleyebiliyor, düzenlemeye çalışabiliyor.

Biri çıkıp dindar nesil istiyoruz diyebiliyor. Bu insanlara 'Siz nasıl çocuk yetiştirilir bilmezsiniz, çocuk bizim istediğimiz gibi yetiştirilmelidir, biz öğreteceğiz!' demektir. Bir insanın bu hakkı kendinde görebilmesi ne demektir gerçekten de?

İnsanlar, gençler olan bitene isyan ettiğinde de bu kez dünyanın hiçbir yerinde asla görülmemiş ve belki de asla görülmeyecek derecede çok biber gazı kullanarak insanların en doğal haklarından gösteri hakları ellerinden alınmaya çalışılıyor. Bir yandan uluslararası yasalar insanlara haklarını teslim ederken ülkenin yasaları bunları kırpıp ucube bir yaratığa dönüştürebiliyor.

Sonra da protestoculara karşı kendi mitingini yapabiliyor. Bunu da kamu kaynaklarıyla yapabiliyor, kendi kaynaklarıyla değil.

Daha önce demiştim, Dubai'de herkes eşittir ama bazıları daha eşittir diye. Eskiden daha eşit olanlar şimdi eşit, eskiden eşit olanlar şimdi daha eşit oldu artık. 

Bana göre en acısı doğru iktidarda olana göre değişebiliyor ve herkes sadece kendi hakkını ve özgürlüğünü düşünüyor. Başkalarınınkini değil.

Bizler bunlarla uğraşırken, Almanya'da 8 seneden sonra tekrar iktidar partisi olan parti seçiliyor ve ortasından geçen otoyol yüzünden bozulan doğal hayatı desteklemek amaçlı olarak milyonlarca euro harcayarak doğal hayat köprüleri projesini açıklıyor. Milyonlarca ağacın katledileceği köprüler ya da kanalları değil.

Herşey bakış açısıyla alakalı. Hoşgörebilirsek, bize benzemeyenleri anlamaya, kabul etmeye, herkesi sırf insan olduğu için sevmeye çalışırsak, aslında bu sıkıntıların hepsi ortadan kalkacak. Sözde değil, gerçekte Yaratılanı Yaradandan Ötürü Sevmek lazım.

8 Temmuz 2013 Pazartesi

"Su-i Misal Emsal Olamaz" mı?

Pekala da olur. Mu?

Son günlerde diyerek başlamayı düşündüm önce fakat bu yanlış. Son günlerde değil. Her zaman. Bu ülkede her zaman "Onlar da yapıyor.", "Bak bu, şu, o ülkelerde de bu uygulama var." gibi. Tabii bu uygulamalar hep kötü olan uygulamalar, güzel uygulamalar değil. Peki bu ne demek yönetenlerin gözünde: "Onlar yapıyorsa biz de yapabiliriz. Onların yaptığının yanlış olması önemli değil." ''O adam öldürüyorsa ben niye öldürmeyeyim''e kadar gider bu konu.

Konu bu kadar basit değil. Başkalarının neler yaptığını tabii ki konuşup tartışmak gerekir. Bu ilerlemenin de önünü açan etmenlerden biridir. Hemen her zaman. Yalnız örneğin iyi olması lazım. Çünkü kötü örnekler adı üstünde "kötü". Onları örnek olarak göstermek ileriye değil tam tersine geriye doğru götürür. İyi derken de evrensel normlardan söz etmek lazım. İnsan Hakları Evrensel Beyananmesi bu normlardan en temel olanlarından. Onu kendimize baz alırsak sanırım yanlış yolda olmayız.

Verdiğin örnekler aslında bir kültürdür, ülkenin kültürünü ve gelişmişlik düzeyini gösterir. Örnek aldığın noktalar senin de bakış açını belirler. Çalışkan mı, tembel mi, dürüst mü, sahtekar mı olduğun konuya bakış açından anlaşılabilir. Bizim ülkemizde ne yazık ki ya kötü olan örnek gösterilip, bizimkinin "kötünün iyisi" olduğu vurgulanır. Hem de devlet büyüklerimiz tarafından.

Türkiye'de nedense yönetici güçler uygulamalarıyla ilgili tepki topladıklarında hep bunu yapıyor. Başlıyorlar en kötü örnekleri art arda sıralamaya. Keşke samimi olsalar da, gerçekten de en iyi ülkeleri örnek alsalar da, biz de bu kadar yorulmasak, bu kadar sıkıntı yaşamasak.

Geçenlerde sosyal medyada bir karşılaştırma fotoğrafı vardı. Sanırım Brezilya ülke olarak karşılaştırılabileceğimiz en güzel örneklerden biri ve bu örnek gerçekten de karşılaştırma açısından en doğrusu. Fotoğraf aşağıda.


Sonuç: Brezilya'da hükümet geri adım atmayı erdem kabul ederken, göstericileri dinlerken, bizde başbakan gösteri yapanları çapulcu ilan ediyor. Onlar diyerek ötekileştiriyor. %50 diyerek halkı doğrudan bölüyor. Daha ne denebilir ki?

21 Mayıs 2013 Salı

Adalet Herkese Lazım

Gerçekten de öyle.

Adalet herkese lazım.

Sadece bugün ya da yarın değil, sürekli lazım. Hayat bu. Kimin ne olacağı, nereye geleceği belli olmuyor. İnsanın kafası daha çok matematik ağırlıklı olunca benzetmeleri de o yönde oluyor. Ben de bu yüzden hayatı matematikte kullanılan sinüs eğrisine benzetiyorum. Hayat 0 ile başlıyor. Koskoca bir sıfır. Sonra yükseliyor da yükseliyor. Fakat 1'e varınca aşağı doğru bir iniş başlıyor bu sefer. Herşey tersine dönüyor. Bir anda yükselirken bir sonraki anda inmeye başlıyorsunuz. Garip bir duygu. Hem de bu iniş sadece başlangıç noktası olan 0'a kadar değil, dip nokta -1'e kadar sürüyor. Dibe vuruyorsunuz yani. Ondan sonra tekrar çıkış başlıyor. Bu kez yine başlangıç, yani 0 noktasına kadar değil de, 1'e kadar yükseliyorsunuz. Bu döngü böyle devam edip gidiyor.

Hayat böyle işte. Kimi zaman en diptesinizdir, kimi zaman da en tepede. Bu arada gidiş gelişlerin tümü hayat.

Adalet, tüm bu iniş ve çıkışlarda lazım bize, herkese. Benim gibi düşünenler baskıya uğradığında ne kadar bağırıyorsam, karşı çıkıyorsam, benim gibi düşünmeyenler baskıya uğradığında da aynı şekilde bağırıp karşı çıkabilmem lazım. O zaman adalet oluyor işte. Diğer türlü bana adalet, ona adaletsizlik oluyor.

Bir süredir alt kimlik, üst kimlik tartışması yapılıyor. Yalnız kanımca atlanan bir konu var. Tüm insanların tek bir üst kimliği var aslında. O da insan olmak. Önce insanız. Sonra gelir müslüman olmak, hristiyan olmak, musevi olmak, İngiliz olmak, Arap olmak, Hintli ya da Amerikan olmak. Önce değil kesinlikle. Eğer en üst kimliği unutup kendimizi diğer alt kimliklerimizle tanımlarsak, o durumda bazı şeyler eksik kalır ve gerçekten adil olmayı başaramayız.

Mesela biber gazı kullanmasın istiyorsak polisin, bunu hiçkimseye karşı kullanmamasını istemeliyiz, sadece bize değil. Göz altına alınınca düzgün muamele görmek istiyorsak, bunu herkes için istemeliyiz, sadece kendimiz için değil.

Bu atasözünü çok severim: Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma. Çünkü tamamen adaletle ilgili ve hakkı savunuyor. Herhangi birinin değil, herkesin hakkını savunuyor.

İnsan odaklı olmak lazım. Öyle olunca tüm sorunlar da ortadan kalkıyor aslında. 

Şöyle bitirelim:
Naziler önce komünistler için geldiler, bir şey demedim çünkü komünist değildim. Sonra yahudiler için geldiler ve bir şey demedim çünkü yahudi değildim. Sonra sendikacılar için geldiler ve bir şey demedim çünkü sendikacı değildim. Sonra katolikler için geldiler ve bir şey demedim çünkü katolik değildim. Ve sonra benim için geldiklerinde ise çevremde benim için bir şeyler diyecek kimse kalmamıştı.

Not 1: Herkese lazım dedik ya, son günlerde birçok polis içeri alındı çeşitli gerekçelerle. Detaylarına çok da gerek yok. Sadece şunu söylemem lazım: Bu polisler yakın geçmişte operasyonlar düzenlerken bu operasyon düzenlenen insanların kişilik hakları konusunda onları gözaltına alırken ne kadar dikkatliydiler? Şimdi kendileri içeri alınırken adaletsizlikten, insan haklarından dem vuruyorlar. Yarın, birkaç sene sonra, bugünkü onları gözaltına alanlar aynı şeyden muzdarip olacaklar. Daha sonra onları alanlar. Bu bir döngü yani. İki şansın var. Biri bu döngünün parçası olmak. Diğeri ise kendin için beklediğin adaleti başkalarına da sunmak. Yani kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma! Bu kadar yalın ve basit..

Not 2: Bu durum geçmişte asker için de aynı şekildeydi.. Dokunulmazlara gün gelip dokunulacağını gördük. Darbe yapanlar da dahil buna.. Yani adalet, bir kişi için değil, herkes için lazım..

26 Ekim 2012 Cuma

Yaşam mı Ölüm mü?

Başlık aslında biraz soru gibi. Fakat aslında değil. Sorudan çok bir tespit. Nedeni ise çok basit: Cevabı birçoğu için belli, ölüm... Ağzımızdan çıkacak cevap olarak değil bu tespit, pratikteki sonuç.

Peki bu yargıya nereden mi varıyorum? Bir çok nedeni var. Sürekli bu hayatın içindeyiz, fakat birçoğumuz farkında değiliz. Ülkemizdeki birçok insan için yaşamın bir kıymeti yok. Ölüme gelince, orada durmak lazım. Çünkü ölmek kutsaldır.

Mesela:
Din uğruna ölmek kutsaldır.
Vatan uğruna ölmek kutsaldır.
Bir dava uğruna ölmek kutsaldır.
Sevdiğinin, sevdiklerinin, ailenin uğruna ölmek kutsaldır.
Herkes hayatını feda edebilir bir amaç uğruna,  fakat herkes yaşamaz bir amaç uğruna...

Haksız mıyım peki? Haksız olduğumu söyleyebilecek biri var mıdır? Pek zannetmiyorum. Memlekette bir anket yapsak, böyle konuştuğum için vatan haini ilan edilirim heralde. Dalga geçtiğimi düşünenler, vatan uğruna ölmeyi, din uğruna ölmeyi küçümsediğimi söyleyenler çıkabilir. Aslında bunları yazmamın nedeni kesinlikle bunlar değil. Asıl nedeni yaşamı kutsal bulmamdır. Çünkü yaşam kutsaldır. Tüm dinler insanın insanı öldürmesini reddeder. Kabul edilmez bir günahtır bu. Hele islamiyette en büyük günah kul hakkının alınmasıdır. Yaşam hakkının alınması. Ülke olarak dindar görürüz kendimizi. Dinin gereklerini yaşamaya çalıştığımızı zannederiz. Fakat konu ölüm olunca kutsarız ölümü. Yaşamdan söz etmeyiz. Yaşamanın güzelliğinden, kutsallığından, yapacaklarımızdan, hayallerimizden söz etmeyiz. Ölümden söz ederiz bunun yerine. 'Senin için ölürüm' deriz sevdiğimize. 'Bu vatan için canım feda' deriz mesela. 'Senin için yaşarım' demeyiz bunun yerine. 'Bu vatan için yaşarım' demeyiz.

Neden peki? Niye ölmeye yaşamaktan daha çok meraklıyız? Bunun nedeni bence memleketimizde insana değer vermememizden kaynaklanıyor. İnsana, insan hayatına değer vermiyoruz.

Bir inşaat yapılır. Kaza olur. İşçiler yanarak ölür. Sonuç: Birkaç ufak çaplı soruşturma ve aynen devam eden inşaat işleri. Hatta sonuçta görkemli bir açılış. Ölen işçilerin ailelerine de biber gazı. Fazla konuştuklarından. Peki kazanın nedeni? Neden çok basit, 65 liralık bir toprak kaçak rölesinin kullanılmaması. Başka birşey değil. Bu röle 11 kişinin hayatından daha değerlidir. İş güvenliği mi? Kim takar iş güvenliğini?

Bir gemi yapılır. Tersanelerde her hafta ölüm haberleri gelir. Sonra bu haberler kesilir. Ölümler bitmiş midir? Hayır. Sadece medyada artık bu haberlere ilgi azalmıştır. Ölenler istatiksel birkaç sayıdan ibaret kalırlar. Asıl sorun iş güvenliği, taşeron çalıştırma, uzun mesai süreleri olmasına rağmen, bu konularda en ufak bir pozitif adım atılmadan konu geçiştirilir, kapatılır. Çünkü uzatılırsa bazı armatörler, gemi inşaa firmaları zarar edecektir. Bu işverenlerin zarar etmeleri ölen işçilerin hayatlarından çok daha değerlidir.

Suriye sınırında 34 kaçakçı köylü Kürt savaş uçaklarının açtığı ateş sonucu katledilir. Toplu katliam yapılır resmen. Peki sonuç: Kimi gazeteci öldürülenler zaten kaçakçıydı der. Kimisi teröristti der. Kimisi Kürttü der. Aradan 11 ay geçer ve o katliamı yapanlar, yaptıranlar bulunamaz. Neden peki? Çünkü o insanların yaşama hakları yoktur. O insanlar kaçakçıdır, köylüdür, Kürt'tür. Onlar öldürülse bile daha birçokları arkalarından gidecektir yerlerini doldurmaya. Bu konuda olayı biraz fazla deşen gazeteciler olursa da susturulur, çünkü silahlı kuvvetler hata yapmaz. Hata yapmamıştır. Çünkü silahlı kuvvetlerimiz mükemmeldir, tanrısaldır, hatadan uzaktır. Bu ölümlerin sonucunda sevinenler bile çıkar.

Senelerdir yaşadığımız iç savaş sonucunda onbinlerce gencimizi toprağa gömmemize rağmen halen daha barış çabalarını vatanı bölme girişimleri olarak görürüz. Bu vatanın çocukları ölebilir. Yerine yenileri doğacaktır. Ölenlerin hepsi istatiksel sayılardan ibarettir. Daha fazla değerli değildirler. Aksini iddia eden de vatan hainidir. Bu kadar basittir insan hayatı.

Okul kitaplarımız, ilköğretim-ortaöğretim kitaplarımız, hepsi anlı, şanlı, kanlı tarihimizden bahseder. Nasıl öldürdük, nasıl denize döktük, nasıl fethettiğimizden bahsederiz. Fakat bunların insanların hayatlarına malolmasından değil. Çünkü önemli olan kaç cana malolduğu değildir ki bunların. Önemli olan sonuçtur. 



Bunlar gibi daha birçok örnek verebilirim aslında. Ama çok da gerek yok. Sonuç ise belli: Yaşam mı Ölüm mü? sorusunun cevabı ne yazık ki ülkemizde ölümden yana her zaman. Aksini ise bu hayatta görebileceğimden pek de umutlu değilim. Umut etmektense vazgeçmeyeceğim...

15 Ekim 2010 Cuma

Dünyayı Kurtarmak

Ne güzeldir, değil mi? "Dünyayı Kurtarmak" deyimi. Müthiş bir güç verir bize. Seneler önceden kalan çizgi filmlere de baksak, son zamanlardakilere de... Ya da çizgi filmleri bırakalım da filmlere bakalım. Onlarda da, özellikle bilim kurgu olanlarında, sürekli baskın bir görüş oluyor. Bir düşman var. Bu içimizden biri de olabilir, deli bir bilim adamı ya da mevkisini ve saygınlığını yitirmiş bir üst düzey yetkili gibi, uzaylılar da olabilir. Bir de son zamanlarda yarattığımız düşmanımız var: Küresel Isınma.

Birkaç gün önce bitirdim Paulo Coelho'nun son kitaplarından birini: Kazanan Yalnızdır. Diğerleri kadar beğendiğimi söyleyemem ama oradaki bir yerde küresel ısınma ile ilgili görüşleri gerçekten de oldukça doğru geldi bana. Dünyayı kurtarmak derken aslında 'İnsanlığı Kurtarma'yı kastediyoruz.

Doğa ana onun elinden almaya çalıştığımız her şeyi bizden bir süre sonra geri alıyor zaten. En basitinden birebir içinde olduğum için Dubai'deki Palmiye adasındaki toprak kaymalarını örnek verebilirim. Denizin dibinden çekilen kum adanın dolgusu için kullanılmıştı. Bir yer aşırı dolar, diğer yer ise çukur kalırsa suların hareketi o yüksekteki kumları aşağıyı doldurur. Böylece eski haline geri dönmeye çalışır. Adanın üstünde biz inşaata devam ederken her yerinden kaybolan kumlar geri toparlanmaya çalışılıyordu. Başka yolu yok çünkü bunun.

ABD kıyılarını her sene bazı dönemlerde kasırgalar döver, fırtınalar oluşur ve hayatı alt üst eder. Son senelere bakarsak iyiden iyiye artıyor bu fırtınalar. Hem sayıları artıyor hem de şiddeti. Doğaya karşı koyabilir misiniz? Her ne kadar teknoloji ilerlese de bu imkansız. Doğanın bazı kuralları var ve bu kurallar çerçevesinde çalıştığımızda sorun yok. Dışına çıktığımızda ise olabilecekleri tahmin etmek hiç de zor değil. Nitekim yaşıyoruz da bunu günlük hayatımızda.

Farklı bir örnek: İstanbul'da çeşitli dereler vardı. Şimdi bunların hemen hepsi yok edildi. Yerlerine sanayi tesisleri kuruldu, evler inşa edildi. Peki geçen sel felaketinde ne oldu? Onlarca insan öldü. Niye öldüler peki o insanlar? Kendini doğanın üstünde varsayan bir takım insanlar yüzünden. Dere yolu üzerine binalar yapıldı, yağmur şiddetli bir şekilde yağınca akacak yer aradı. En kolay yol da var olan yollardır tabii ki. Bunların başında da kanalizasyonlar geldiği gibi dereler de geliyor. Eğer biz derenin yolunu kapatmışsak ne oluyor peki? Su yine de akmaya devam ediyor ve önüne geleni de yok edip devam ediyor yoluna. Sonuç: Onlarca ölü.
Her gün yere attığımız çöpler de bu sürecin bir parçası. Nasıl olsa topluyor çöpçüler diyoruz ama biz pisletmezsek çöpçüler de toplamak zorunda kalmayacaklar aslında ve çevremiz daha temiz kalacak. Toplanmayan ufak çöpler yavaş yavaş kanalizasyonlara doluyor. Sonra buralarda birikiyor. Yağmur yağdığında ise su akmaya çalışıyor ama kanalizasyonlar çöp dolu olduğundan su akamıyor ve yeryüzünden akmaya çalışıyor bu sefer de. Ondan sonra da 'Nerede bu devlet' diye yakınıyoruz. Halbuki asıl hata bizde. Çöpler çöplere atılmalı, yere değil.

Şimdi konumuza dönersek dünyayı kurtarmak yalanından artık kurtulmamız lazım. İnsanları, yani kendimizi kurtarmaya çalışıyoruz aslında. Öğrendiğim kadarıyla (bildiğim diyebilmem için çok detaylı araştırma lazım, ki bir takım bilgilere ulaşmak da imkansız) şu anda var olan bombalar (özellikle atom bombası ve nükleer olanlar) ile dünyayı 7 kere yok edebiliyoruz. Bunun gerçek olduğunu varsaymak bile durumun vahimliğini ortaya koyuyor. Bir de dünyayı kurtarmaktan söz ediyoruz. Dünya, daha doğrusu doğa kendi kendini korur da kurtarır da. Tabii biz, insanoğlu, bırakırsak.

Bu aşamada artık kendimizi kandırmayı bir kenara bırakıp geriye bakmamız lazım. Kimsenin dünyayı falan kurtardığı veya kurtarmak istediği yok. İnsanlığı doğanın hışmından kurtarmaya çalışıp adına dünyayı kurtarmak diyoruz, o kadar. Bunu yaparken de daha önce doğanın düzenini bozarak bundan nemalananlar şimdilerde ağız değiştirip yeşilci, çevreci olup, buradan nemalanmaya da çalışıyorlar. Özellikle uluslararası bazı firmalar.

Şimdi bir daha düşünelim bakalım. Kim kimi kurtarıyor, ya da kurtarmaya çalışıyor?

18 Temmuz 2010 Pazar

Referandum'da Evet mi Hayır mı?

Son günlerin en önemli konularından biri de referandum konusu. 12 Eylül'de yapılacak olan referandumda evet mi desek, yoksa hayır mı desek? Benim kararım daha başından beri belli aslında. Değişmez de. Nedenini birazdan açıklayacağım.
Şimdi konumuza dönersek. 12 Eylül'de yapılacak referanduma çok büyük görev yükleyenler var. Hükümete güvenoyuna bile dönüştürüyorlar olayı bir nevi. Çok da yanlış sayılmaz aslında böyle bir yaklaşım. Yalnız zaten referandumdan yaklaşık 10 ay sonra seçimler yenilenecek. Her ne kadar referandumda Evet'ler Hayır'ları yenemezse erken seçim olur diyenler olsa da kanımca erken seçim iki durumda da olmaz. Referandumda da Evet sonucu baskın çıkar.
Bir taraf CHP, MHP ve BDP. Diğer taraf ise AKP, SP, BBP ile birkaç başka parti.
Hayırcıların ana argümanlarından biri '82 anayasasının değiştirilemez hükümlerinin yok sayıldığı ve çiğnendiği yönünde. Anayasa Mahkemesine yapılan başvuru neticesinde de öne sürdükleri tezlerin hiçbiri kabul edilmedi. Anayasa Mahkemesi geçmişte yaptığı gibi yetkisini aşarak esasa girdi ama bu sefer nedense büyük bir değişiklik yapmadı. Çıkan karardan kimse memnun değil tam olarak ama Hayır cephesinin güvendiği dağlardan birine kar yağdı böylece. AKP nispeten memnun. CHP elinden en büyük argümanı gittiği için üzgün. MHP zaten detaya bakmadan daha karşı. Bu da anlayamadığım ve bana en ters gelen mantıklardan biri. Karşı olduğun şeyin ne olduğunu bilmeden nasıl herhangi birşeye karşı olabilirsin ki? Klişeleşmiş birkaç lafın dışında söyleyebilecekleri birşey kalmadı ki hayırcıların. Neredeyse tüm argümanları Anayasa Mahkemesi'nin kararıyla çürütüldü. Eskiden savundukları yüce mahkemeyi şimdi topa tutan da kendileri. Neden ise kendi istekleri doğrultusunda karar verilmemiş olması.
Yargıtay ile YARSAV başkanları parti liderleri gibi konuşuyor bir yandan. Sanki yargı mensubu olarak tarafsız olmanın ne demek olduğunu tamamen unutmuş gibiler. Kafalarındaki tek şey bu değişikliklerin yapılmaması, yürürlüğe girmemesi. Peki neden? Çünkü tahtlarından olacaklar da ondan. Şimdiki vesayet sistemlerine ağır bir darbe vurulacak bu değişikliklerle. Anayasa Mahkemesi kendi yetkisi dahilinde olmayan konulara burnunu sokamayacak. HSYK yetkisini aşıp iş başındaki savcıları görevden alamayacak. Meclisin ezici çoğunlukla onay verdiği değişiklikler Anayasa Mahkemesi'nden döndürülemeyecek. Daha eşitlikçi olacağız. YAŞ kararlarına, HSKY kararlarına yargı yolu açılacak. Onların söyledikleri son söz olmayacak. Her ne kadar normal mahkemelerin olması daha tercih sebebi olacak olsa da hiçbir genelkurmay başkanı kalkıp da televizyonda demeç verirken halkın seçtiği milletvekillerine dağa gidin diyemeyecek. Bir parti lideri gibi hareket edemeyecek. Anayasa Mahkemesi tarafından da olsa yargılanabilecek. Darbe yapamayacak askerler. Darbe planları yapamayacaklar. 80 öncesinde olduğu gibi önce halkı birbirine kırdırıp, '77'deki 1 Mayıs'ta olduğu gibi insanları tarayarak önce hükümet ülkeyi yönetemiyor deyip, sonra yönetime el koymaya çalışamayacak. Asker asker olarak kalacak.
Bir zamanlar "Halk için halka rağmen" diye bir yaklaşım vardı. Cumhuriyetin ilk yıllarında da bu böyle devam etti. O zamanlar alfabenin değiştirilmesi için referandum yapılsa ne çıkardı sonuç acaba? Ben söyleyeyim, Istanbul'un ve belki birkaç şehrin dışında Türkiye'nin genelinden Hayır yanıtı gelirdi. Çünkü reformlar her zaman zor ve tehlikeli süreçlerdir. İyi yönetilmeleri gerekir. İstenmez. Zor kabullenir insanlar reformları. Hayatlarını değiştirmek anlamına gelir bu. Kolay değildir. Alfabe gibi eğitim öğretimin temeli bir konudaki reformun da kolay kabul edilmesini kimse bekleyemezdi. Bu yüzden "Halk için halka rağmen" dendi ve reform uygulandı. Bu örnek çoğaltılabilir daha. Yalnız unutulmaması gereken 2010 senesinde yaşıyor olduğumuz. Kendisine aydın diyen ve Türkiye'de yaşayan halkın aydınlık ve bilgiden ziyade karanlığa açık olduğunu söyleyen yazarların olduğu bir ülkedeyiz. O ve benzeri düşünenlere birinin "Halk için halkla birlikte" kavramını öğretmesi lazım.
Bu halkın değişime ve gelişime açık olduğunu görmek lazım. Karanlığa değil.
Her ne kadar çok sınırlı ve yetersiz olsa da bu değişiklikler, yine de yeni anayasa ile ilgili bir başlangıç çalışması olarak görülmeli ve onaylanmalıdır kanımca.
Eğer bu meclisi bu halk seçmişse, o zaman bu meclisin de ihtiyaçlar doğrultusunda anayasayı değiştirme hakkı sonuna kadar vardır, olmalıdır.