6 Mayıs 2014 Salı

6 Mayıs ve Denizler

Önemli bir gün bugün. 6 Mayıs.

1972'den bu yana çok zaman geçti. Çok değişti bu ülke. Çok iktidar değişti. Bir darbe daha gördü bu memleket. Hem de etkisi halen daha devam eden, ettirilen bir darbe.

Konu ise bugün Denizler, Deniz Gezmiş ve arkadaşları. Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan.. Onların idamı.

Birçok arkadaşın Denizlerin anılmasına dair yazdıklarını okudum günboyu. Gördüm insanların aradan 42 sene geçmesine rağmen unutmadıklarını Denizleri. Bu çok özel ve güzel birşey memleketim adına. Sevindirici..

Yalnız kafama takılan bir nokta var burada. Denizleri sahiplenen sadece solcular değil.
Meclisteki tüm partiler.. 
Solculuk adına ırkçılık yapanlar..
Solcular, sağcılar, milliyetçiler, demokratlar..
Yani neredeyse hemen her politik görüşe sahip insan Denizleri sahiplenip anmasını yaptı.

Merak ettiğim ise Denizler yaşasalardı acaba ne derlerdi böyle bir duruma. Hele de solculuk adına ırkçılık yapanların kendisini sahiplenmelerine..


 

2 Nisan 2014 Çarşamba

2014 Yerel Seçimleri ve Ben 2


Önceki gün seçimler ve yaşadıklarımla ilgili çok da uzun olmamasına çalıştığım bir yazı yazmıştım. Şimdi biraz daha detaylandırma zamanı sanırım. Gözlemlerimi yani.

Seçimler hayatımızda gerçekten önemli bir yer oluşturuyor. Hayattaki seçimlerimiz bir yandan, genel ve yerel seçimler diğer yandan. Bu sefer yaşadığımız ikisinin de karmasıydı. Hem yerel seçimlerde adaylara oy verdik. Hem de oy vermenin yanı sıra takip ettik seçimleri, gönüllü olarak. Dışında olayın nasıl aktığını seyretmeyi seçmedik.

Bir tarafta sivil toplum örgütlerinde gönüllü olan tanıdıklarım, diğer tarafta ise oyuna sahip çıkmaya çalışan sivil halk. Bir tarafta "Ben sivil toplum gönüllüsüyüm, gönüllüyüm"diyen bir kesim. Diğer tarafta çeşitli eğitim seviyelerinden birçok farklı insan. Belki de hayatında hiç gönüllülük deneyimi olmamış. Belki çok az olmuş.

Gözlemlediğim kadarıyla bir takım sivil toplum örgütlerindeki insanlar bu konuda gerçekten oldukça duyarlıydı. İsim vermeyi çok da gerekli bulmadığım için hangisi/hangileri olduğunu söylemeyeceğim. Fakat bir takım sivil toplum örgütlerindeki insanların konuya o kadar da duyarlı olmadığını, oyuna sahip çıkmaya çalışan halk kadar bile duyarlı olmadığını görmek beni gerçekten de üzdü. Aktif vatandaşlık, sivil toplum dediğimiz olgu en çok da böyle zamanlarda ortaya çıkmıyor mu? Gereksinimi en çok böyle zamanlarda duymuyor muyuz sivil toplum örgütlerine?

Tabii bu olayın bir de siyasi partiler ayağı var. Bir yanda sadece 12 yıllık geçmişi olan ve bu sürenin neredeyse tamamını ülkeyi yönetmekle geçirmiş bir parti var. Diğer yanda ise cumhuriyetle yaşıt olan diğer bir parti. Genç olan oldukça organize, düzenli ve sistemli çalışıyor. Diğeri ise, her yerde aynı olmasa bile, nispeten daha az organize ve oyuna sahip çıkma konusunda aday gösterdiği kişi kadar bile duyarlı olmayan bir parti. Bir yanda adaylarının yarısını kadınların oluşturduğu bir parti, diğer yandan erkeklerin ezici oranda temsil edildiği başka bir parti. Bu partilerin hangi partiler olduğunu zaten Türkiye'yi çok az da olsa dışarıdan takip eden bir yabancı bile biliyor. Konunun yaş değil, vizyon meselesi olduğu burada daha rahat ortaya çıkıyor.

Oyuna, müşahidine, gönüllüsüne sahip çıkan var, çıkmayan var. Tüm Türkiye'nin her yerinde aktif olan ve temsil edilen bir parti var, bir de bazı yerlerde çok güçlü, bazı yerlerde ise yok denecek kadar zayıf partiler var. Sonuç tabii ki galibin belli olduğu bir seçim oldu.

Bu ilk seçim müşahitliğimden neler öğrendim peki?

1- Bazen bir oyun bile seçim kazandırabileceği için çok adil ve demokratik olmak için müşahit olmanın kesinlikle gerekli olduğunu öğrendim. Sadece parti müşahitlerin değil, bizimki gibi gönüllü müşahitlere de ihtiyaç olduğunu, belki onlardan da fazla gerekli olduğunu öğrendim. 

2- Oyuma ve insanların, halkın kullandığı oya sahip çıkmanın çok değerli olduğunu öğrendim. İnsana müthiş bir duygusal tatmin duygusu da verdiğini hissettim bu görevin, gönüllülüğün verdiği gibi. 

3- Gelecek 4-5 sene kimler tarafından yönetileceğimi belirlemek için harcadığım 17 saat, tek tatil günüm olan Pazar günümün, kesinlikle böyle bir amaç için verilmeye değer hatta az bile olduğunu öğrendim.

4- Devletin halkına, halkın devletine güvenmediği ve bu güveni tesis etmek için ikisinin de birşey yapmadığı bir ülkede güven sağlamak için birşeyler yapmanın, yapmaya çalışmanın hayatımın en özel gönüllülük deneyimlerinden birini yaşattı öğrendim.

5- Dışarıdan, uzaktan, sosyal medya üzerinden konuşmanın kolay olduğunu, bire bir oyuna sahip çıkmak için saatlerce ayakta durmanın ise zor ama gerekli olduğunu öğrendim.

6- İster bir ülkeyi olsun, ister bir şehri, bir ilçeyi, bir beldeyi, bir köyü olsun yönetmek istiyorsanız organize olmanın ve halka doğrudan ulaşmanın, onlara sorun değil çözüm sunmanın seçimi kazanmak için anahtar olduğunu öğrendim.

7- Halkın artık sorun değil çözüm görmek istediğini, çözümü sunanları da seçtiğini öğrendim.

8- Bazı kesimleri eğitimsiz, okuma yazması olmayan gibi ifadelerle aşağılamaya çalışmanın, yüksekten bakmanın değil, herkesi anlayıp herkese hitap etmenin anahtar olduğunu öğrendim.

9- Konuşmanın kolay olduğunu, yapmanın ise zor olduğunu öğrendim.

10- İnsanların bazı partilere mecbur kalmadan özgürce oy kullanabilmek istediğini öğrendim.

31 Mart 2014 Pazartesi

2014 Yerel Seçimleri ve Ben


Dün (30 Mart 2014) sabah 4.30'da uyandım. Saatler ileri alınacaktı. Yalnız bir gün ertelenmişti ve akıllı olan telefonumun o kadar da akıllı olmadığını, bu bir günlük gecikmeyi dikkate almadığını o zaman anladım. Saat 6.30'da gönüllü görevli olacağım sandıktaydım üçbuçuk saatlik uykuyla. Müşahitlik yapacağım okuldaki sandık sayısı 25, benim gibi gönüllü sayısı ise 15 idi. Bu gelenlerin arasında çoğunluk Beşiktaş ve Kadıköy'den gelenlerdi. İnsanlar onca yolu üşenmeden gelmişlerdi. Arada gidip oylarını kullanıp tekrar görevlerine devam ettiler. Hem de son tutanakların tutulması bitene kadar. Arada yemek yemenin dışında tek yaptığım akşama kadar sandıkta olabilecek her hangi bir usulsüzlük, aksi durum, tartışma vb. yaşanmaması için gözlemcilik yapmaktı. Ya da teknik terimle müşahitlik.

Öğlenden sonra oy kullanmaya gittim. Orada mahallemdeki muhtar adaylarının hiç birini tanımadığım için ilk yaptığım içlerinde kadın olup olmadığına bakmak oldu. Şansa bir kadın aday vardı. Olmasaydı ihtiyar heyeti adaylarında kadın arayacaktım. Kadınların memleketin geleceği için akşama kadar evde oturup çocuk büyütmekten çok daha fazlasını yapma potansiyellerinin olduğuna inancımdan sadece. Bu bizim erkek egemen kültüre bir nevi başkaldırı gibi de görülebilir. Çünkü tüm partilerin adaylarında bile kadın sayısı ciddi anlamda azdı, BDP/HDP hariç. Oyumu kullandıktan sonra birşeyler yiyip geçtim görevimin başına tekrar.

Akşam 17.00'dan yarım saat kadar önce sandık kurulundaki arkadaşlara da danışarak sandığın ve sandık kurulunun olduğu yeri masalarla resmen güvenlik çemberine aldım. Böylece müşahitler tarafından görülmek istenen oylar görevliler tarafından kolayca gösterilebilecek, bu arada da  herhangi bir müdahalenin yapılmamasını garanti altına alınacaktı. İyi de oldu. Çünkü bu şekilde görevliler kendilerini daha güvende hissettiler. Onca farklı parti görevlisi ve müşahitlerin gergin bakışları altında çalışmak hiç de kolay değildi çünkü.

Belki bizlerden, belki bizim sandığın şanslı olmasından, ya da gelenlerin iyi niyetinden, bir iki ufak tartışma haricinde herhangi bir sorun olmadı oy kullanımı bitene kadar. En ufak bir soruda hemen YSK'nın göndermiş olduğu dokümanlardan ilgili maddelere bakılarak, herkesin onayı ile karar alınıyordu. Böylece olabildiğince demokratik bir süreç işledi.

Görevli olduğum sandıkta sayım yapılması, tutanakların tutulması ve bunların çoğaltılması süreçlerinin en sonuna kadar kalarak bu süreçlere aktif katıldım. En son tutanaklar yazılıp imzalandıktan sonra ancak ayrıldım. Oyların çuvala konarak götürülmesini ulaşım sorunum olduğu için bekleyemedim. Yalnız tutanaklardan yeterli sayıda çoğaltıldığı için sorun çıkma ihtimali oldukça düşürüldü. Biraz daha kalsaydım eğer, dönüş için son otobüsü kaçırabilirdim. Yalnız orada önemli bir konu vardı: Oyuma sahip çıkmam. Sadece oy kullanmaya giderek değil, sürecin sonuna kadar kalıp sağlıklı bir seçim ve sayım olmasını güvence altına almaya yardım ederek. Elimden gelse oyların çuvala konup merkeze götürülmesini de yapmak istiyordum ama araç olmayınca bunları yapamadım.

En iyisini yaptım mı elimden gelenin? En iyisi olmasa da eldeki koşullarda olabilecek en iyiye yakın çalıştım diyebilirim gönül rahatlığıyla. 3,5 saatlik uykuyla 17 saatten fazla seçim mesaisi sanki pek de az değil.

Sonuç: İnsanları oy kullanmaya, oylarına sahip çıkmaya teşvik etmek gerekli ve önemli bir görev. Hepimizin görevi. Yalnız daha da önemli olan oyuna gerçek anlamda sahip çıkarak müşahitlik yapmak ve yaptığın bu görevi sonuna kadar götürmek. Bu da facebook, twitter gibi sosyal medya üzerinden insanları destekleyerek değil, fiziksel olarak orada bulunup desteği göstererek oluyor. Sosyal medyanın gücünü yabana atmamak lazım tabii ama yeterli değil bu. Uzaktan konuşmak, tartışma çıkarmak, güvensizlik aşılamak, kavga etmek vb. tembel ve aciz insanın işi. Elini taşın altına koymak istemeyenin sonrasında konuşma hakkı da yoktur bence (yurtdışında olmayı bu kategoride değerlendirmiyorum). Benim oy kullandığım okulun okul
sorumlularından birinin bir lafı var: Çok yoğun çalışıyorum. Pek birşey yapmaya zamanım kalmıyor. Ama buraya geldim, çünkü bunu çocuğum için, onun geleceği için yapıyorum.
Sanırım çok da yoruma ihtiyacı yok bunun. Benim son durum böyle işte.

14 Ekim 2013 Pazartesi

Hoşgörü mü? O da ne?

Son dönemde en çok kafama takılan konulardan biri bu:Hoşgörüsüzlük!

Dinimiz, daha doğrusu tüm dinler, tahammül etmeyi ve herkesi sevmeyi temel alır. Siz hiç öldürmeyi emreden bir din biliyor musunuz? Ya da kavga etmeyi emreden. Peki o zaman sorun nerede? Dinde olmadığına göre. Sanırım sorun onu yorumlayan ve uygulayan bizlerde.

Birileri çıkıp da milletin oyuyla seçilmiş milletvekilini türban kullandığı için siyasi lince uğratabiliyor. Hatta işi daha ileri götürüp milletvekilliğinden artırma noktasına taşıyabiliyor. İnsanları istediği gibi okula giderken ülkenin en yüksek eğitim kurumlarının başındaki kişi kafasına göre kılık kıyafet yasağı koyabiliyor. Ya da bir astsubay köy öğretmenini türbanı yüzünden soruşturmaya tabi tutabiliyor. İnsanlar sırf türban yüzünden farklı ülkede eğitim görmek zorunda kalabiliyor. Ülkesini korumak görevi üstlenen ordu mensupları en derinlere kadar siyasetin içine girebiliyor. Siyasi demeç verebiliyor ve işin acı kısmı insanların bir kısmı bunu onların üstüne vazife görebiliyor.

Sonra bütün bunlar geçip gidiyor ve iktidar değişiyor. Bu kez de herkesin başbakanıyım diyen biri çıkıp da komşunuzu ihbar edin diyebiliyor (sebep ne olursa olsun). Hoşgörülüyüz diyoruz ama öğretmenler, okul müdürleri, profesörler, milletvekilleri ve hatta bakanlar insanları kılık kıyafetinden dolayı açık açık yargılayabiliyorlar. Daha da kötüsü, bunlar normal karşılanabiliyor. İnsanlar birileri kıyafetini beğenmedi diye işlerinden olabiliyor. Hem de herkesin gözü önünde, insanların gözüne soka soka. Sosyal hayatı kendilerine göre düzenleyebiliyor, düzenlemeye çalışabiliyor.

Biri çıkıp dindar nesil istiyoruz diyebiliyor. Bu insanlara 'Siz nasıl çocuk yetiştirilir bilmezsiniz, çocuk bizim istediğimiz gibi yetiştirilmelidir, biz öğreteceğiz!' demektir. Bir insanın bu hakkı kendinde görebilmesi ne demektir gerçekten de?

İnsanlar, gençler olan bitene isyan ettiğinde de bu kez dünyanın hiçbir yerinde asla görülmemiş ve belki de asla görülmeyecek derecede çok biber gazı kullanarak insanların en doğal haklarından gösteri hakları ellerinden alınmaya çalışılıyor. Bir yandan uluslararası yasalar insanlara haklarını teslim ederken ülkenin yasaları bunları kırpıp ucube bir yaratığa dönüştürebiliyor.

Sonra da protestoculara karşı kendi mitingini yapabiliyor. Bunu da kamu kaynaklarıyla yapabiliyor, kendi kaynaklarıyla değil.

Daha önce demiştim, Dubai'de herkes eşittir ama bazıları daha eşittir diye. Eskiden daha eşit olanlar şimdi eşit, eskiden eşit olanlar şimdi daha eşit oldu artık. 

Bana göre en acısı doğru iktidarda olana göre değişebiliyor ve herkes sadece kendi hakkını ve özgürlüğünü düşünüyor. Başkalarınınkini değil.

Bizler bunlarla uğraşırken, Almanya'da 8 seneden sonra tekrar iktidar partisi olan parti seçiliyor ve ortasından geçen otoyol yüzünden bozulan doğal hayatı desteklemek amaçlı olarak milyonlarca euro harcayarak doğal hayat köprüleri projesini açıklıyor. Milyonlarca ağacın katledileceği köprüler ya da kanalları değil.

Herşey bakış açısıyla alakalı. Hoşgörebilirsek, bize benzemeyenleri anlamaya, kabul etmeye, herkesi sırf insan olduğu için sevmeye çalışırsak, aslında bu sıkıntıların hepsi ortadan kalkacak. Sözde değil, gerçekte Yaratılanı Yaradandan Ötürü Sevmek lazım.

8 Temmuz 2013 Pazartesi

"Su-i Misal Emsal Olamaz" mı?

Pekala da olur. Mu?

Son günlerde diyerek başlamayı düşündüm önce fakat bu yanlış. Son günlerde değil. Her zaman. Bu ülkede her zaman "Onlar da yapıyor.", "Bak bu, şu, o ülkelerde de bu uygulama var." gibi. Tabii bu uygulamalar hep kötü olan uygulamalar, güzel uygulamalar değil. Peki bu ne demek yönetenlerin gözünde: "Onlar yapıyorsa biz de yapabiliriz. Onların yaptığının yanlış olması önemli değil." ''O adam öldürüyorsa ben niye öldürmeyeyim''e kadar gider bu konu.

Konu bu kadar basit değil. Başkalarının neler yaptığını tabii ki konuşup tartışmak gerekir. Bu ilerlemenin de önünü açan etmenlerden biridir. Hemen her zaman. Yalnız örneğin iyi olması lazım. Çünkü kötü örnekler adı üstünde "kötü". Onları örnek olarak göstermek ileriye değil tam tersine geriye doğru götürür. İyi derken de evrensel normlardan söz etmek lazım. İnsan Hakları Evrensel Beyananmesi bu normlardan en temel olanlarından. Onu kendimize baz alırsak sanırım yanlış yolda olmayız.

Verdiğin örnekler aslında bir kültürdür, ülkenin kültürünü ve gelişmişlik düzeyini gösterir. Örnek aldığın noktalar senin de bakış açını belirler. Çalışkan mı, tembel mi, dürüst mü, sahtekar mı olduğun konuya bakış açından anlaşılabilir. Bizim ülkemizde ne yazık ki ya kötü olan örnek gösterilip, bizimkinin "kötünün iyisi" olduğu vurgulanır. Hem de devlet büyüklerimiz tarafından.

Türkiye'de nedense yönetici güçler uygulamalarıyla ilgili tepki topladıklarında hep bunu yapıyor. Başlıyorlar en kötü örnekleri art arda sıralamaya. Keşke samimi olsalar da, gerçekten de en iyi ülkeleri örnek alsalar da, biz de bu kadar yorulmasak, bu kadar sıkıntı yaşamasak.

Geçenlerde sosyal medyada bir karşılaştırma fotoğrafı vardı. Sanırım Brezilya ülke olarak karşılaştırılabileceğimiz en güzel örneklerden biri ve bu örnek gerçekten de karşılaştırma açısından en doğrusu. Fotoğraf aşağıda.


Sonuç: Brezilya'da hükümet geri adım atmayı erdem kabul ederken, göstericileri dinlerken, bizde başbakan gösteri yapanları çapulcu ilan ediyor. Onlar diyerek ötekileştiriyor. %50 diyerek halkı doğrudan bölüyor. Daha ne denebilir ki?

21 Mayıs 2013 Salı

Adalet Herkese Lazım

Gerçekten de öyle.

Adalet herkese lazım.

Sadece bugün ya da yarın değil, sürekli lazım. Hayat bu. Kimin ne olacağı, nereye geleceği belli olmuyor. İnsanın kafası daha çok matematik ağırlıklı olunca benzetmeleri de o yönde oluyor. Ben de bu yüzden hayatı matematikte kullanılan sinüs eğrisine benzetiyorum. Hayat 0 ile başlıyor. Koskoca bir sıfır. Sonra yükseliyor da yükseliyor. Fakat 1'e varınca aşağı doğru bir iniş başlıyor bu sefer. Herşey tersine dönüyor. Bir anda yükselirken bir sonraki anda inmeye başlıyorsunuz. Garip bir duygu. Hem de bu iniş sadece başlangıç noktası olan 0'a kadar değil, dip nokta -1'e kadar sürüyor. Dibe vuruyorsunuz yani. Ondan sonra tekrar çıkış başlıyor. Bu kez yine başlangıç, yani 0 noktasına kadar değil de, 1'e kadar yükseliyorsunuz. Bu döngü böyle devam edip gidiyor.

Hayat böyle işte. Kimi zaman en diptesinizdir, kimi zaman da en tepede. Bu arada gidiş gelişlerin tümü hayat.

Adalet, tüm bu iniş ve çıkışlarda lazım bize, herkese. Benim gibi düşünenler baskıya uğradığında ne kadar bağırıyorsam, karşı çıkıyorsam, benim gibi düşünmeyenler baskıya uğradığında da aynı şekilde bağırıp karşı çıkabilmem lazım. O zaman adalet oluyor işte. Diğer türlü bana adalet, ona adaletsizlik oluyor.

Bir süredir alt kimlik, üst kimlik tartışması yapılıyor. Yalnız kanımca atlanan bir konu var. Tüm insanların tek bir üst kimliği var aslında. O da insan olmak. Önce insanız. Sonra gelir müslüman olmak, hristiyan olmak, musevi olmak, İngiliz olmak, Arap olmak, Hintli ya da Amerikan olmak. Önce değil kesinlikle. Eğer en üst kimliği unutup kendimizi diğer alt kimliklerimizle tanımlarsak, o durumda bazı şeyler eksik kalır ve gerçekten adil olmayı başaramayız.

Mesela biber gazı kullanmasın istiyorsak polisin, bunu hiçkimseye karşı kullanmamasını istemeliyiz, sadece bize değil. Göz altına alınınca düzgün muamele görmek istiyorsak, bunu herkes için istemeliyiz, sadece kendimiz için değil.

Bu atasözünü çok severim: Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma. Çünkü tamamen adaletle ilgili ve hakkı savunuyor. Herhangi birinin değil, herkesin hakkını savunuyor.

İnsan odaklı olmak lazım. Öyle olunca tüm sorunlar da ortadan kalkıyor aslında. 

Şöyle bitirelim:
Naziler önce komünistler için geldiler, bir şey demedim çünkü komünist değildim. Sonra yahudiler için geldiler ve bir şey demedim çünkü yahudi değildim. Sonra sendikacılar için geldiler ve bir şey demedim çünkü sendikacı değildim. Sonra katolikler için geldiler ve bir şey demedim çünkü katolik değildim. Ve sonra benim için geldiklerinde ise çevremde benim için bir şeyler diyecek kimse kalmamıştı.

Not 1: Herkese lazım dedik ya, son günlerde birçok polis içeri alındı çeşitli gerekçelerle. Detaylarına çok da gerek yok. Sadece şunu söylemem lazım: Bu polisler yakın geçmişte operasyonlar düzenlerken bu operasyon düzenlenen insanların kişilik hakları konusunda onları gözaltına alırken ne kadar dikkatliydiler? Şimdi kendileri içeri alınırken adaletsizlikten, insan haklarından dem vuruyorlar. Yarın, birkaç sene sonra, bugünkü onları gözaltına alanlar aynı şeyden muzdarip olacaklar. Daha sonra onları alanlar. Bu bir döngü yani. İki şansın var. Biri bu döngünün parçası olmak. Diğeri ise kendin için beklediğin adaleti başkalarına da sunmak. Yani kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma! Bu kadar yalın ve basit..

Not 2: Bu durum geçmişte asker için de aynı şekildeydi.. Dokunulmazlara gün gelip dokunulacağını gördük. Darbe yapanlar da dahil buna.. Yani adalet, bir kişi için değil, herkes için lazım..

26 Ekim 2012 Cuma

Yaşam mı Ölüm mü?

Başlık aslında biraz soru gibi. Fakat aslında değil. Sorudan çok bir tespit. Nedeni ise çok basit: Cevabı birçoğu için belli, ölüm... Ağzımızdan çıkacak cevap olarak değil bu tespit, pratikteki sonuç.

Peki bu yargıya nereden mi varıyorum? Bir çok nedeni var. Sürekli bu hayatın içindeyiz, fakat birçoğumuz farkında değiliz. Ülkemizdeki birçok insan için yaşamın bir kıymeti yok. Ölüme gelince, orada durmak lazım. Çünkü ölmek kutsaldır.

Mesela:
Din uğruna ölmek kutsaldır.
Vatan uğruna ölmek kutsaldır.
Bir dava uğruna ölmek kutsaldır.
Sevdiğinin, sevdiklerinin, ailenin uğruna ölmek kutsaldır.
Herkes hayatını feda edebilir bir amaç uğruna,  fakat herkes yaşamaz bir amaç uğruna...

Haksız mıyım peki? Haksız olduğumu söyleyebilecek biri var mıdır? Pek zannetmiyorum. Memlekette bir anket yapsak, böyle konuştuğum için vatan haini ilan edilirim heralde. Dalga geçtiğimi düşünenler, vatan uğruna ölmeyi, din uğruna ölmeyi küçümsediğimi söyleyenler çıkabilir. Aslında bunları yazmamın nedeni kesinlikle bunlar değil. Asıl nedeni yaşamı kutsal bulmamdır. Çünkü yaşam kutsaldır. Tüm dinler insanın insanı öldürmesini reddeder. Kabul edilmez bir günahtır bu. Hele islamiyette en büyük günah kul hakkının alınmasıdır. Yaşam hakkının alınması. Ülke olarak dindar görürüz kendimizi. Dinin gereklerini yaşamaya çalıştığımızı zannederiz. Fakat konu ölüm olunca kutsarız ölümü. Yaşamdan söz etmeyiz. Yaşamanın güzelliğinden, kutsallığından, yapacaklarımızdan, hayallerimizden söz etmeyiz. Ölümden söz ederiz bunun yerine. 'Senin için ölürüm' deriz sevdiğimize. 'Bu vatan için canım feda' deriz mesela. 'Senin için yaşarım' demeyiz bunun yerine. 'Bu vatan için yaşarım' demeyiz.

Neden peki? Niye ölmeye yaşamaktan daha çok meraklıyız? Bunun nedeni bence memleketimizde insana değer vermememizden kaynaklanıyor. İnsana, insan hayatına değer vermiyoruz.

Bir inşaat yapılır. Kaza olur. İşçiler yanarak ölür. Sonuç: Birkaç ufak çaplı soruşturma ve aynen devam eden inşaat işleri. Hatta sonuçta görkemli bir açılış. Ölen işçilerin ailelerine de biber gazı. Fazla konuştuklarından. Peki kazanın nedeni? Neden çok basit, 65 liralık bir toprak kaçak rölesinin kullanılmaması. Başka birşey değil. Bu röle 11 kişinin hayatından daha değerlidir. İş güvenliği mi? Kim takar iş güvenliğini?

Bir gemi yapılır. Tersanelerde her hafta ölüm haberleri gelir. Sonra bu haberler kesilir. Ölümler bitmiş midir? Hayır. Sadece medyada artık bu haberlere ilgi azalmıştır. Ölenler istatiksel birkaç sayıdan ibaret kalırlar. Asıl sorun iş güvenliği, taşeron çalıştırma, uzun mesai süreleri olmasına rağmen, bu konularda en ufak bir pozitif adım atılmadan konu geçiştirilir, kapatılır. Çünkü uzatılırsa bazı armatörler, gemi inşaa firmaları zarar edecektir. Bu işverenlerin zarar etmeleri ölen işçilerin hayatlarından çok daha değerlidir.

Suriye sınırında 34 kaçakçı köylü Kürt savaş uçaklarının açtığı ateş sonucu katledilir. Toplu katliam yapılır resmen. Peki sonuç: Kimi gazeteci öldürülenler zaten kaçakçıydı der. Kimisi teröristti der. Kimisi Kürttü der. Aradan 11 ay geçer ve o katliamı yapanlar, yaptıranlar bulunamaz. Neden peki? Çünkü o insanların yaşama hakları yoktur. O insanlar kaçakçıdır, köylüdür, Kürt'tür. Onlar öldürülse bile daha birçokları arkalarından gidecektir yerlerini doldurmaya. Bu konuda olayı biraz fazla deşen gazeteciler olursa da susturulur, çünkü silahlı kuvvetler hata yapmaz. Hata yapmamıştır. Çünkü silahlı kuvvetlerimiz mükemmeldir, tanrısaldır, hatadan uzaktır. Bu ölümlerin sonucunda sevinenler bile çıkar.

Senelerdir yaşadığımız iç savaş sonucunda onbinlerce gencimizi toprağa gömmemize rağmen halen daha barış çabalarını vatanı bölme girişimleri olarak görürüz. Bu vatanın çocukları ölebilir. Yerine yenileri doğacaktır. Ölenlerin hepsi istatiksel sayılardan ibarettir. Daha fazla değerli değildirler. Aksini iddia eden de vatan hainidir. Bu kadar basittir insan hayatı.

Okul kitaplarımız, ilköğretim-ortaöğretim kitaplarımız, hepsi anlı, şanlı, kanlı tarihimizden bahseder. Nasıl öldürdük, nasıl denize döktük, nasıl fethettiğimizden bahsederiz. Fakat bunların insanların hayatlarına malolmasından değil. Çünkü önemli olan kaç cana malolduğu değildir ki bunların. Önemli olan sonuçtur. 



Bunlar gibi daha birçok örnek verebilirim aslında. Ama çok da gerek yok. Sonuç ise belli: Yaşam mı Ölüm mü? sorusunun cevabı ne yazık ki ülkemizde ölümden yana her zaman. Aksini ise bu hayatta görebileceğimden pek de umutlu değilim. Umut etmektense vazgeçmeyeceğim...