14 Mayıs 2015 Perşembe

İki Çeşit İnsan Vardır! Seçimlerde Oyuna Sahip Çıkanlar ve Çıkmayanlar!


Hep yaparız ya bunu, insanları gruplara ayırmayı. Genelde de iki grup olur bunlar. Mesela iyiler ve kötüler. Kadınlar ve erkekler. Pozitif insanlar ve negatif insanlar vb. Peki ayrım bu kadar siyah-beyaz mıdır her daim? Bence pek de değil. Arada da grinin pek çok tonunu bulmak mümkündür.

Bu sefer yalnız, ben de insanları ikiye ayıracağım, biraz da bilinçli olarak. Şikayet edenler bir grup olacaklar. Yapanlar diğer grup. Ben bu iki gruptan şikayet edenleri pek sevmiyorum. Çünkü tek bildikleri şikayet etmek. Yazın sıcaktan, kışın soğuktan, baharda ise yağmurdan şikayet ederler. Yani işin doğasında olandan dahi şikayetçi olabilir bu insanlar. Hatta işin cılkını çıkarıp şikayeti ilgili makama yapanlara işe yaramayacağını söylemeye, onların heveslerini kursaklarında bırakmaya kadar götürebilir bu gruptan bazıları..

Konumuza gelecek olursak, bir aydan kısa bir süre kaldı genel seçimlere. Bu yazımın asıl amacı biraz daha politik. Seçimler geliyor ve yakın geçmişteki iki seçimnde olduğu gibi bunda da sandık gönüllüsü olacağım. Tuzla'da olacağım yine. İki seçimde de olan bitenden şikayetçi olan bazı arkadaşlar ben Cumartesi akşam olan partiyi, eğlenceyi bırakıp gidince beni desteklediklerini, iyi birşey yaptığımı söylemişlerdi. Bu gerçekten de güzel birşey, desteklenmek. Fakat bir adım ötesi de var bunun: Birebir elini taşın altına koymak. Yani bu işe gönül vererek sandıklarda gözetmen olmak. Sandığın, oyunun hakkını verip, oyuna sahip çıkmak. Önümüzdeki 4 sene boyunca memleketi yönetecek olan parlamento seçimlerinde görev almak. Tek gereken seçim öncesinde bir Pazar gününü sandık başında geçirmek.

Biliyorum ki seçimden hemen sonra bir takım insanlar yine başlayacaklar bu ülkenin insanlarını, özellikle de AKP seçmenini, hedef alarak bazılarının koyun olduğunu, kör olduğunu, bilerek kurda oy verdiklerini, bu ülkenin insanlarından bir halt olmayacağını, buraları bırakıp gitmek gerektiğini, adam olmayacağımızı söylemeye... Yakınlarındaki insanlar da destekleyecekler o kişilerin bu dediklerini.

En sevmediğim şeylerden biri insanların kendi şikayetçi oldukları konuda başkalarının desteklerini beklemeleri, onları da kendi şikayetlerine ortak etme ihtiyaçlarıdır. Mesela otobüste birileri yüksek sesle konuşunca onları 'birilerinin' uyarması beklenir. Bu kişiler kendileri uyardığında da 'Ben rahatsız oluyorum, daha sessiz konuşur musunuz?' demek yerine 'İnsanlar rahatsız oluyor, daha sessiz olun!' şeklinde şikayetlerini dile getirmeyi tercih ederler. Halbuki herkes kendinden sorumludur, Nokta! Seçim sonucunda da sonucu kabul etmek gerekecek. İçki masasında, arkadaşlar eğlencede şikayet edip sonra kadeh kaldırmak değil. Az zaman kaldı ve halen daha ciddi anlamda gönüllüye ihtiyaç var. 4 sene boyunca şikayet etmek yerine bir gününüzü halkı görüp, gözlemleyip, sonra da oyları saymaya harcasanız ne çıkar? Benim iki seçim günü deneyimim de çok ilginç şeylere gebe oldu. Mesela CHP'li bir seçmen belediye seçimlerinde beğenmediği halde Sarıgül'e oy vermeye zorlandığı için partisi tarafından, müthiş derecede şikayetçiydi durumdan.

Geçtiğimiz seçimlerde hangi partinin seçmeninin, gözetmeninin, görevlisinin nasıl hareket ettiğini gözleme fırsatım oldu. En düzenli ve organize çalışanlar tabii ki AKP ekibi. Hem çalışanlara sürekli yiyecek, su vb. desteklerde bulunuyorlardı. Hem de ne olup bittiğini takip ediyorlardı. Müthiş bir düzen ve sistematik içinde, oylarına ve seçmenlerine sahip çıkarak. HDP sanırım AKP'den sonraki en düzenli ve organize ekipti. Onlar da oylarına ve seçmenlerine sahip çıkarak düzenli ve uyum içinde bir çalışma yürütüyorlardı. CHP ekibinin kendilerine dahi faydası yok gibiydi. Ekip derken asıl kastettiğim gözetmenlere destek vermesi gereken partilileri kastediyorum. Ne gözetmenleri ile ciddi anlamda ilgilendiler, ne de takibi düzgün yaptılar. Tutanakların merkeze iletilmesi sırasına varmadan da kaçtı birçoğu. MHP ile ilgili yorum yapamıyorum, çünkü varlıkları ile yokluklarını çok anladığımı söyleyemeyeceğim. Çok ilgili değillerdi sanki. Diğer partiler zaten oldukça zayıf kalmıştı tüm süreç boyunca. Oyveötesi ekibimizdeki arkadaşlar ise her açıdan düzgün bir seçim olabilmesi için elinden geleni yaptı. Yeri geldiğinde sandık başkanına itirazlar yapıldı, tutanaklar tutuldu, gerektiği yerde sandık kurulunun güvenli şekilde oyları sayması sağlandı. Avukatlar sürekli hukuki destekte bulundu.

Bu seçimlerde nasıl olup biteceğini hep birlikte göreceğiz. Daha zaman varken mümkünse desteklediğimiz partilerin sandık gözetmeni olarak, resmi olarak sandık kuruluna girerek, mümkün değilse de oyveötesi gibi oluşumlara katılıp sandığı gözlemleyerek bu işi yapmak lazım. Oyuna sahip çıkmak lazım. Bir oy dahi çok önemli. Geçtiğimiz seçimlerde, özellikle de yerel seçimlerde aradaki farkları gördük.

Hiçbir oluşum, grup, parti içine girmeden bunu yapmanın yolu da var: Seçim sırasında gerek seçim sandıklarını takip ederek, gerek oylar sayılırken sade bir vatandaş olarak orada bulunup sonuçları kayıt altına almak. Hem vatandaşlık hakkımız hem de görevimiz bu aslında, oyumuza sahip çıkmak.

Yazının başından da dediğim gibi, iki çeşit insan vardır. Yapanlar ve şikayet edenler. Seçimlerde oyuna sahip çıkanlar ve çıkmayanlar.

Seçim sonrasında da, sonuç ne olursa olsun, kimse gelip de "bu ülkenin insanları" hakkında atıp tutmasın! 

25 Ocak 2015 Pazar

Uğur Mumcu, Hrant Dink, Metin Göktepe Charlie Hebdo'ya Karşı

Yılın ilk ayı denince akla daha çok yeni umutlar gelir. Yeni heyecanlar, yeni istekler, yeni yapılacaklar listesi vb. Ocak ayı sanırım gazeteciler, karikatüristler için oldukça kanlı bir ay.

Bu yıl 7 Ocak'ta oldu Charlie Hebdo katliamı. İki kişi ellerinde silahlarıyla girip öldürdüler başta kapıdaki gazetecileri, sonra da içeride gördükleri karikatüristleri.

8 Ocak'ta öldü Metin Göktepe. Öldürüldü daha doğrusu. Duvardan düşmüş dendi önce. Hem de içişleri bakanı olacak, devleti en yüksek seviyede temsil yetkisine sahip insanlardan biri tarafından.. Sonra kabul edildi gözaltında işkenceden öldürüldüğü.

19 Ocak'ta öldürüldü Hrant Dink. Agos'un, çalıştığı gazetenin önünde. Arkasından vuruldu. 17 yaşındaki bir 'çocuğa' yaptırıldı bu cinayet. Azıcık deşildiğinde emniyet müdürüne kadar gidiyordu ihmal listesi. Taammüden cinayetle yargılanmaları gerekirken hepsi önlenemez bir şekilde yükseldi işlerinde..

24 Ocak'tı tarih Uğur Mumcu öldürüldüğünde. Arabasına bomba konarak öldürüldü Uğur Mumcu. Sonra da deliller süpürgeyle süpürülüp 'delil yok' dendi. 'Devletin namus borcu' denmesine rağmen Süleyman Demirel, Erdal İnönü ve İsmet Sezgin tarafından, failleri bulun(a)madı bir türlü.. Bu durumda devletimizin namusunun ne durumda olduğunun yorumu sizlere kalmış..

Başbakanımız geçtiğimiz günlerde Charlie Hebdo'yla dayanışma amaçlı 40 civarı ülkenin liderlerinin katıldığı yürüyüşe katıldı. Hem de ön sıralardan. Kendi ülkesinde bu 62 gazeteci öldürülmüşken ve faillerin bulunmasını bırakın korunması bizzat devlet eliyle yapılırken Paris'teki yürüyüşe katılması cidden bende soru işaretleri doğurdu. Bir ülkenin lideri denen konumdaki bir insanın kendi ülkesinde en ufak bir yürüyüşe bile biber gazı ve TOMA'larla saldırması, failleri belli cinayetleri çözmemesi, çözdürmemesi, başka bir ülkede ise bunlara rağmen yürüyüşe katılması. Hem de ilk sıradan.. Charlie Hebdo katliamı bizim faili belli gazeteci cinayetlerimizden daha mı çok önemli? Gerçekten de merak ediyorum bunu..

Tutarlı olmak ciddi anlamda önemli bir konu. Zira tutarlı olmayan insanların bu tutumlarının altında psikolojik sorunlar yattığı bilinen bir gerçek. Benden söylemesi..

6 Kasım 2014 Perşembe

AK Saray, Beyaz Ev ve Biraz Mühendislik

Yeni bitirilen AK Saray'ın devlete, yani bütçeye, yani bize maliyeti 1.3 milyar lira. Aralık 2013 ve sonrasında yaşadığımız sanal devalüasyondan (dolar 1,80 civarından bir anda 2,30'lara kadar yükselmişti) sonraki fiyatlarla dahi $580.000.000 civarı tutuyor (dolar kuru 2,24 alındı). Bunu özellikle belirtmemin nedeni inşaatın dolar kuru 1,80 civarındayken başlamış olması ve sadece sonlarında bugünkü seviyesine gelmiş olmasıdır.

Fotoğraf 1: AK Saray

Neredeyse çocukluğumdan bu yana inşaatın içindeyim. 1.3 milyar lira demek en basitinden metrekaresi 500 lira civarı olan, 100m2'si 50.000 liraya malolan 26.000 konut anlamına geldiğini söylersem sanırım konunun vehameti birazcık olsun ortaya çıkabilir.

Dubai'de Palm Jumeirah adasında yapıtığımız 1200 küsür lüks konutun inşaat maliyeti bunun yarısı kadar bile tutmamıştı.

White House, yani ABD başkanlık konutu Beyaz Ev'in fiyatı günümüzde satışa sunulsa fiyatı : $319.802.889 tutuyor. Yani günümüze göre TL karşılığıyla 716.358.471 TL. Bizimkinin yarısından biraz daha fazla.

Fotoğraf 2: Beyaz Ev

Burada karşılaştırdığımızın Beyaz Ev'in satışa çıkarılsa fiyatı ile AK Saray'ın maliyeti olduğunu da belirtmem gerekiyor. AK Sarayın arsa maliyetinin bu maliyet içinde, zaten devlet arazisi olduğundan, hesaba katılmadığını tahmin ediyorum. Ki o durumda maliyetin katlandığını belirtmem sanırım çok da gerekli olmaz.

Beyaz Ev'in maliyetini biraz araştırdığımda ise ilginç bilgilere ulaştım. Günümüz parasıyla ilk yapımı $3.229.057 olan yapının 1800 yılına göre maliyeti $232.371,83 tutmuş. İngilizler yaktıktan sonra burayı, tekrar yapmışlar. Truman zamanındaki düzenleme, ek bina vb. maliyeti ise $5,7 milyon. Günümüze göre karşılığı ise $52 milyon kadar. Bunların dışında arada tabii ki masraflar yapılmıştır fakat toplamı bu kadar tutar mı derseniz, emin değilim. Satış fiyatı bu miktarın yaklaşık 6 katı.

Bu arada unutmadan, Beyaz Ev'de kalan ABD Başkanı ile ailesinin burayı 5 yıldızlı otel gibi kullandıklarını, günde 3 öğün yemeklerinden, kıyafet vb. masraflarına, çalışanların maaşlarına kadar herşey başkan tarafından ödeniyor. Devlet bütçesinden değil. Detayları buradan okuyabilirsiniz.

Dünyanın değer olarak en pahalı konutları sıralamasında da İngiltere'nin 1837'den bu yana kraliyet konutu Buckingham Sarayı ($1,56 milyar) ile Hintli milyarderin kendisine yaptırdığı 27 katlı Antilla Mumbai'den ($1,00 milyar) sonra 3. sırada geliyor sadece maliyetiyle.

Maliyet analizi ve karşılaştırması yaparken sadece inşaat anlamında bir karşılaştırmaya gittim. WSJ'deki habere göre aynı parayla Mars'a üç uydu gönderilebiliyormuş. Yalnız buradaki belirtilen miktar 700 milyon lira. Açıklanan harcanan miktar ise bunun yaklaşık 2 katı, 1,3 milyar lira. 3 değil 6 uydu demektir bu.

Bir not daha: Türkiyede işçilerin aldığı parayla ABD'de inşaat çalışanlarının aldığı parayı da maliyetlerle ilgili hesaba katmak gerek. 1.000-1.200 lira maaş alan bir işçi ABD'de haftada 60 küsür saat çalışsa ne kadar alır derseniz, ufak bir araştırmayla ortalama saat ücretinin $14,30 olduğunu öğrendim. Haftada 60 saat yapan ve 40 saat üstüne %50 mesai ücreti alan bir işçinin haftalık kazancı $1.001,00 oluyor. En kaba hesapla bizimkilerin yaklaşık 9 katına yakın oluyor maaşları. Vergi konusundan çok emin değilim ama onu %30 bile düşsek 6,5 katı maaş yapıyor. İşin Türkçesi ucuz işçilikle birlikte dünyanın en zengin ülkesinin başkanlık konutunun maliyetini ikiye katlamışız.

Başka bir not: ABD'deki başkanlık konutu aslında onlara biraz ufak gelmesine rağmen sürekliliği simgelediği için buradan vazgeçmeyi kesinlikle düşünmüyorlar. Yani değiştirip daha büyük ve daha iyisini yapmayı. 

Mühendis olunca konuya biraz analitik ve biraz karşılaştırmalı bakmak istedim. Sonuç yukarıda işte.

(Son bir not: Zamanında 1TL ile 50kr çıkarılırken 2€ ve 1€'yu boyut, kalınlık ve tasarım (renkler) olarak birebir taklit etmiştik. Halbuki paramız boyutsal olarak eşdeğerinin değer olarak çeyreği seviyesindeydi. Şimdi sanırım AK Saray yapılırken de ana maksat adını Beyaz Ev'den alıp maliyetini katlamak şeklinde oldu diye aklımdan geçmiyor değil.)

7 Ekim 2014 Salı

Seçmeli Din ve Seçmeli Fizik Dersi Üzerine

Konu geçenlerde gündeme geldi. Velilerin isyanı vardı zorunlu din dersi ile ilgili. Din dersleri, malumunuz olduğu kadarıyla genel anlamda din dersi olmaktan çok uzak. Dersler Sunni İslam'ın Hanefi mezhebi üzerinden ilerliyor. Türkiye’de de halkın %90’ından fazlasının müslüman olması ve iktidarın ‘dindar nesil’ yetiştirme gayretleri sonucu oluyor tüm bunlar. Diğer mezhepler ve dinler ya çok yüzeysel öğretiliyor ya da hiç öğretilmiyor. Bu bir iddia olmaktan ziyade kendi geçmiş deneyimlerimden çıkarımım. 

''Dünyanın hiçbir yerinde zorunlu fizik, kimya dersinin tartışıldığını görmezsiniz. Ama din dersinin tartışıldığını görürsünüz!'' dedi Cumhurbaşkanı Erdoğan. (1) Yine aynı habere gore Milli Eğitim Bakanlığı zorunlu derslerin sayısının azaltılmasıyla ilgili acil olarak çalışma başlatmış. Gerçi başlık konuya ve içeriğe göre biraz yanlış yönlendiriyor insanı.

İlginç işler memleketindeyiz. Dünyanın hiçbir yerinde tartışılmayan bir konuyu tartışıyoruz: Zorunlu fizik, kimya derslerinin olup olmaması gerektiğini. 

Avrupa’da din adına, Hristiyanlık adına 9 tane büyük ve sayısı tartışmalı birçok küçük haçlı seferi düzenlenmiştir. Bu savaşların hiçbiri fizik ya da kimya adına değil, hepsi de din adına düzenlenmiştir. Hz. Muhammed dini yüzünden kendi yakınları tarafından memleketinden kovulmuş, sonrasında islama inananlar için savaşarak tekrar memleketine dönmüştür. Okulda öğretilen bilim dersleri yüzünden değil. Özellikle Ortadoğu’da defalarca cihat ilan edilmiş ve bu uğurda yüzbinlerce insan ölmüş, öldürülmüş, katledilmiştir. İnsanlar kendi üzerlerine bomba bağlayarak kalabalık, düşmanı olduğu insanların arasında üstündeki bombaları patlatarak intihar etmiştir. Din adına intihar bombacısı olmuştur. Fizik, kimya değil. Hele de matematik adına hiç değil.

İnsanlar en gelişmiş denen toplumlarda dahi tarikatlar oluşturmuş, hatta toplu intihar edenler bile olmuştur. Din adına, inanç adına yapılmıştır bunların hepsi. Newton’un hareket konusundaki üç yasasının doğruluğunu ispata çalışmak amaçlı yapılmamıştır bu intiharlar. Ki intiharların sonucundaki dağılmalar enerjinin korunumu prensibini doğrular niteliktedir.
Yöneticiler fizik kanunlarını kullanarak ülkelerini yönetmek ve düşmanlarını alt etmek konusunda çalışmışlardır. ABD 2. Dünya Savaşı’nı bitiren hamleyi yapıp bilim insanlarına atom bombası fikrinin gerçekleşmesini istemiş ve yapılan çalışmalar sonucunda bu görev başarılmıştır. Bilim insanlarına verilmiştir bu görev, din adamlarına, din görevlilerine değil. Çünkü atom dua edilerek değil, ancak bilimle parçalanabilirdi. 

Din, insanları yönetmek amaçlı olarak binlerce yıldır kullanılmıştır. Bilim değil. Bilim ilerleme, gelişme için kullanılır. Değişmez kişiye göre. Türkiye’de öğretilen eylemsizlik prensibi Guatemala’da öğretilenden farklı değildir. Ya da Singapur’da öğretilen akciğerin görevleri, Kuala Lumpur’da öğretilenden farklı değildir. Yerçekimi ivmesi deniz seviyesinde artarken rakım yükseldikçe azalır. Kişiden kişiye değişmez ama. Bana göre 9.83m/s2 iken bir başkasına göre 10m/s2 olmaz. Kişiye ya da fikre göre değişmez fizik kanunları. Kimi fizik kanunları zaman içinde farklı bilim insanları tarafından yalanlanabilir ya da kimi teoriler kanıtlanabilir. Fakat buradaki değişiklikler kişiye göre değişen olgular değildir. Bu kanunları bulan kişilerin kullandıkları yöntemlere, ellerindeki teknolojik imkanlara ve bilimsel yetkinliklerine göre belirlenir. Einstein Newton’un hareket kanunlarını atomaltında geçersiz kılmıştır, klasik fizikte değil. Diğer açıdan değil İstanbul’da öğretilen İslam ile Mekke’de öğretilen İslam arasındaki fark, Türkiye içinde iki komşu şehirde, hatta iki farklı camiide ya da iki farklı Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni tarafından öğretilen din bile birebir aynı değildir.
Dünya üzerinde şimdiye kadarki en kanlı savaşlar hep ya din adına ya da ırk adına olmuştur. Galileo engizisyon mahkemesi tarafından dinin öğrettiği bilime karşı olan çalışmaları ve söylemleri nedeniyle ölüme mahkum edilmiştir. Din geçmişte de insanları yönetmek amaçlı kullanılan bir güç olmuştu. Şimdi aynı amaçla kullanılıyor. Gelecekte de insanları yöneten bir güç olacaktır. İnsanlara fizik kanunlarına inanıp savaşmalarını söyleyemezsiniz. Şimdiye kadar hiç kimse bilimle alakalı olarak savaşmamıştır. 

Geçmişte, lise 3. sınıfta tüm derslerim 5 olmasına rağmen Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersim 1 gelecekti. Sınavda ne yazarsam yazayım yine de sonuç değişmiyordu. Hep 25-40 arası not alıyordum. Baya bi zorlama sonucunda 2 gelmişti karneme. Onca 5’in arasında biri 2’ydi. Dualar ezberletilirdi. Hem de uzun dualar. Ortaokuldayken Ayet-el Kürsi’yi ezberlemeden sınıfı geçemiyorduk. Mesele beceri meselesi değildi. Mesele din gibi oldukça kişisel bir olgunun zoraki öğretilmeye çalışılmasıydı. Kardeşlerimin de hepsinin başına geldi bu geçmişte. Bilmediğin dilde bir duanın zorla ezberletilmesi bana oldukça adaletsiz geliyor. Hele de aynı dine inanmayanların da buna zorunlu kılınmaları.

(1) http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/egitim/125669/Hepsi_gidecek_din_dersi_kalacak.html 

1 Ekim 2014 Çarşamba

Sadakat ve Siyaset


Birkaç gün önce farketmiştim bu pankartı. İlginç gelmişti. İlginç gelmesinin asıl nedeni oradaki bir kelime: Sadakat. Sadakat önemli bir erdemdir. Bir erkeğin ya da kadının eşine, sevgilisine sadık olması mesela. Bir kişinin aile değerlerine sadık olması başka bir örnek olabilir. Yurtdışına gitmiş, orada yaşayan birinin kendi kültürüne sadık kalması, bulunduğu şehrin baştan çıkarıcılığından bu şekilde korunması mesela. Sıfırdan çok zengin olan bir insanın özüne, doğup büyüdüğü yere sadık kalması ve orası için birşeyler yapması da örnek olabilir. Yalnız bir siyasi figüre sadık olmak! Orada sorularım var işte.

Bir kişinin eşine sadık kalması demek o kişinin eşini aldatmaması, eşine yalan söylememesi şeklinde açıklanabilir. Fakat eşinin her yaptığını kabul etmesi ya da eşinin her dediğini sorgulamadan onaylaması anlamına gelmez. En azından benim aklıma gelmiyor böyle şeyler. Çünkü her insan hata yapabilir ve hatanın yapıldığı zaman kişiye bir şekilde söylenmesi gerekir.

Siyasette sadakat bana çok da uyan bir kavram değil. Son senelerde gerçi siyasi olarak o kadar uç görüşler oluşmuş durumda ki, birçoğu için 'Ya bizdensin ya da onlardan!' anlayışı sağlam şekilde yerine oturmuş durumda. Bunun bir örneği 'Yetmez! Ama evet!' dediğimiz zaman ortaya çıktı. Ya da geçenlerde Sezen Aksu'nun bir konuşmasında iktidarı eleştirmesinde. İktidarın bazı icraatlarını desteklediğinde hemen iktidar yanlısı kabul edilip sonrasında eleştirdiğinde de fikrinden döndüğü söylendi.

Peki gerçekten de herşey bu kadar basit mi? Yani ya birinden ya ötekinden olmak. Bu mudur yani olay? Kendi doğrularım olamaz mı benim? Bir birey olarak kendi doğrularıma göre karar verip onlara uygun şekilde oyumu kullanamaz mıyım? İllaki bir partinin dediğini mi yapmak zorundayım? Bu sorulara en güzel cevabı sanırım cumhurbaşkanlığı seçimleri verdi. İddia edilene göre MHP seçmeninin 1/3'ü Erdoğan lehine oy kullandı. Bunun pratik anlamı şu: Oy verdiğim parti benim görüşlerime uygun bir aday belirlemezse ben de istediğim gibi oy kullanırım! Gerçekten de bu iş bu kadar basittir. İnsanları A, B, C diye gruplandır önce. Sonra da birkaç siyasetçi istediğini yapsın, istediği adayı çıkarsın, istediği gibi at koştursun. Seçmen de sorgusuz sualsiz partisine oy versin. Futbol takımı tutmak gibi değil ki bu!


Yukarıdaki pankartı bu ve benzeri nedenlerle eleştiriyorum. Siyasette sadakat olmaz. Bazı konularda desteklediğin partiyi/kurumu takip edersin. Fakat kendi görüşlerine uymayan faaliyetlerinde de eleştirirsin. Sadık olmaya kalktığın zaman durum değişir. Hitler'in Almanlar'ı geliştirip Almanya'yı ilerleteceğine dair konuşmaları ve aksiyonları sonrası Yahudileri soykırımdan geçirmesine benzer bu. Partini takım tutar gibi desteklersen, liderine yanlış yapmaz gibi bakar, yanlışlarına göz yumar ve olduğu gibi kabul edip itaat edersen, sonra iktidar şehrine/ülkene ihanet ettiğinde sen de şehrine/ülkene ihanet etmiş olursun. Hem belediye başkanları için hem de başbakanlar için aynı şekilde geçerlidir.

24 Eylül 2014 Çarşamba

Yeni Milletvekili Seçilme Kriterleri



Evet, milletvekili seçilme kriterleri başlık. Şimdi de yeni, olmasını önerdiğim kriterleri açıklıyorum:

1- En düşük 15 yaşında olsun.
2- Hayatında okuduğu kitap sayısı 15 yaşındaki için 200 adet, ondan sonrakiler için ise= 200+(şimdiki yaşı-15)x12 olsun.
3- Düzgün dilekçe yazabildiğini son 3 sene içinde verdiği eski dilekçelerle kanıtlasın.
4- Türkçe'yi düzgün kullanabildiğini eski konuşmalarıyla kanıtlasın.
5- 21 yaş üzeri adaylar için en az 2, 21 yaş altı için ise en az bir yabancı dili iyi derecede konuşup anlayacak seviyede dil bilgisi olsun.
6- 30 yaş üstü adayların en az yüksek lisans derecesi olsun. Yüksek lisans derecesi olmayanların neden yapmadıklarına dair bir yazı yazıp onay almaları gereksin.
7- Irkçı olmadığına, ırkçı düşünmediğine dair ırkçılığın ne olup ne olmadığını içeren en az 1 adet A4 kağıdı dolduracak şekilde yazı yazsın (bu yazı insan hakları konusunda uzman akademisyenler tarafından değerlendirilecek ve 10 üzerinden 9'dan düşük alanlar başvuru yapamayacaklar).
8- Kadın-erkek dengesi kadın lehine %50'nin altına düşmeyecek şekilde olsun.
9- Milletin vekili olacaklarına,vekili olduğu halk yanına gittiğinde saygıdan ayağa kalkacağına, bunları yapmadığında kendisine otomatik olarak kamu davası açılacağı ve ödeyeceği tazminatın vekili olduğu halka harcanacağına dair usülü kabul etsin.
10- Vekillik süresinin en az yarısını vekili olduğu şehirde, seçmeniyle geçirsin.
11- Vekilliği süresince meclisteki oturumların en az %90'ına katılsın. Bu oranı tutturamayanlar seçmeninin onaylayacağı mazereti olmaması durumunda milletvekilliğinden atılsın.
12- Her 6 ayda bir seçmeninin seçilen vekil hakkında güven oyu kullansın. Güven oyu alamayan vekillerin vekilliği otomatik olarak düşsün ve yeni yerel seçimle yeni bir vekil seçilsin.
13- Vekiller herhangi bir şekilde suç işlediklerinde normal vatandaşların 2 katı daha ağır ceza alsın.
14- Herhangi bir şekilde vekilin bu görevi kendi menfaati için kullanması halinde vekilliği aklanıncaya kadar otomatik olarak düşsün. Menfaat için görevini kullanan vekillerin mal varlığına menfaati oranında el konsun. Yani vekillerin herhangi bir şekilde kürsü dokunulmazlığı dışında dokunulmazlığı olmasın.
15- Vekil adayları kendi bölgelerinden diğer adaylarla karşı karşıya bölgenin sorunlarıyla ilgili halkın önünde, aynı zamanda canlı olarak da yayınlanacak münazaralara katılsınlar ve niye seçilmeleri gerektiğini anlatsınlar.
16- Vekil adaylarının seçildikten sonra herhangi bir şekilde vekillik dışında iş yapmamaları, sadece milletin vekili  olacakları sağlansın.
17- Vekil maaşları öğretmen maaşlarıyla aynı olsun.

21 Ağustos 2014 Perşembe

Son Dönem Siyasetine Dair - Kafalardaki Bölünme

Bir senede iki önemli seçim geçirdik. İlki 30 Mart'ta yapılan yerel idareler seçimiydi. Diğeri ise 10 Ağustos'taki Cumhurbaşkanlığı seçimleri. Geçti gitti ikisi de.

Geçti de nasıl geçti? Darmadağın ederek geçti. Bugün bir arkadaşımın paylaşımını gördüm.

Sevdiklerinizle siyaset yapmayınız.
Zira; siyaset dostlukları zedeler.
Siyasetçiler yollarına devam ederken;
Siz dostlarınızı yitirdiğinizle kalırsınız.  

Aristoteles

Ünlü filozof demiş bu sözü. Sevdiklerinizle siyaset yapmayınız diye. Boşuna da dememiş. Son birkaç senedir devam eden bir durum var. Bu durum Gezi'yle birlikte iyice ayyuka çıktı. Büyük oranda siyasetçilerin kışkırtmalarından kaynaklanmasına rağmen geçmişi çok daha eskiye dayanan bir kavga yeniden ortaya çıktı. Seksenler dizisini izleyen varsa bilir, solcu ile sağcı birbiriyle doğru düzgün konuşamayan iki grup. Sürekli kavga ediyorlar. Hatta kavga bazen silahlı olunca birbirlerini öldürmeye kadar gidiyor. Neden ise tamamen siyasi. Bir taraf solcu, diğer taraf sağcı. Şimdi ortaya çıkan durum ise AKP'li ve diğerleri gibi ayrılabilir. Gerçi diğerleri derken AKP'nin ne yanında ne karşısında olanlar da yok değil. Mesela kesinlikle AKP'ye oy vermem diyen grupla kesinlikle CHP'ye oy vermem diyenlerin oranı yaklaşık %40 seviyelerinde iki taraf için de. Bu oran çok ciddi bir oran. Hele de son anketin söylediği halkın %31'inin AKP'li biriyle evlilik yoluyla akraba olmak istememesi olayın boyutunun ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor. Toplumdaki ayrışmanın, bölünmenin ne seviyelerde olduğunu yani.

Siyah birinin bir beyazla ya da beyaz birinin bir siyahla evlilik yoluyla akraba olmak istememesi dendiğinde zaten karşındakinin ten renginden dolayı ayrımı kolay yapabileceğin için ayrım çok rahat yapılabilir. Fakat sokaktaki herhangi bir kişinin hangi siyasi görüşte olduğunu doğrudan sormadığın ya da siyaset konuşmadığın sürece anlaşılabilecek bir konu değil ki. Düşünün, iki kişi tanışmış, birbirlerini sevmiş ve evlenecekler. O zamana kadar da siyaset konuşmamışlar hiç. Ailelerle de konuşulmamış. O arada tam evlenmelerine birkaç gün kalmış, bir siyasi tartışma yaşanıyor ve taraflardan birinin AKP'li olduğu ortaya çıkıyor. Diğer taraf da AKP karşıtıysa gelin manzaraya bakalım. Sevgi mi yoksa siyasi görüş mü? Müthiş bir ikilem. Taraflar birbirini sevse de, evlenseler de, aileler yine de buna karşı çıkıp devam etmesini engellemek isteyebilir..

Toplumda, özellikle son seçimden sonra, iki birbirine taban tabana zıt görüş oluşmuş durumda. Bir grup Türkiye'nin bittiğini, şeriata doğru gittiğimizi, artık demir almak vakti geldiğini düşünüyor. Diğer grup ise 12 senelik iktidardan sonra başkanlarının cumhurbaşkanı olmasını kutluyor. Spor karşılaşmalarında yenilen taraflar bir şekilde kazanan tarafı tebrik eder ve centilmenlik gösterirler. Siyaset ne kadar spor karşılaşmasına benzetilebilir, bilmiyorum, ama bu durumu göremiyoruz. Yani yenilen tarafın eksiklerinin muhasebesini yaparak bir sonraki seçime çok daha güçlü girme çalışması içine girmesi gerekirken tam tersine "Yenilmedik, ayaktayız!" imajı vermeye çalışıyor. Bu arada toplumun niye Erdoğan'ı seçtiği, alternatif adayın yeterince doğru bir aday olup olmadığı, ya da bundan ders çıkarmak kimsenin aklına gelmiyor.

Seçim sırasında aynı salonda görevli olduğumuz bir kadınla sohbet etme imkanı bulduk uzun uzun. Kendisi AKP'liydi anladığım kadarıyla. Doğrudan sormadım tabii. Gezi'nin ortalığı yakıp yıkma gibi olduğunu düşünüyordu. Biraz geçmişten, 2000'in başlarındaki başörtülülerin üniversitelere alınmaması sonrasındaki yaşanan olaylardan, protestolardan bahsettim. Fakat o sırada farklı birşeyi daha farkettim: Ben de AKP'li ya da kesin karşıtı olmamama, hatta AKP karşıtlarıyla pek çok zaman tartışmış ve görüşlerini kabul etmediğimi söylemiş olmama rağmen karşımdaki AKP destekçisi olduğu için onunla tartışmakta biraz zorlandım. Bunun en temel nedeni sanırım benim gün gibi açık ve net olduğunu düşündüğüm konulara onun bambaşka bir açıdan baktığını görmekti. Bu durum benim için gerçekten de çok acı. İnsanlarla konuşma, tartışma yeteneğimi kaybediyor olduğumu anladım. Daha ılımlı olup karşımdakini anlamaya çalışmam gerektiğini bir de.

Seneler önce Emre Kongar'ın derslerinden birinde adam şunu söylemişti: Siyaset hayatın ta kendisidir. Siyasetle ilgilenmiyorum demek hayatla ilgilenmiyorum demekle eşdeğerdir. Siyasetle ilgilenmek lazım, derinlemesine hem de. Yalnız bunu kendi aramızdaki tartışmalardan ziyade sivil toplum örgütleri ile, onların üzerinden ya da doğrudan siyasi kurumlara üye olarak yapmak gerek. Bu sırada da diğer insanların sizin tam tersiniz gibi olayları görebileceğini öngörerek onların niye öyle düşündüklerini anlamaya çalışmak lazım. Diğer türlü olunca o AKP'li ile akraba olmak istemeyen %31'lik oran yakın zamanda ciddi anlamda artabilir.