27 Haziran 2015 Cumartesi

Dini Nikah ve Resmi Nikah Mevzuuları

Geçtiğimiz günlerde Anayasa Mahkemesi oldukça hararetli tartışmalar başlatan bir karara imza attı. Resmi nikah olmadan imam nikahının olmasını normal kıldı AYM bu kararıyla.

Mesele şu ki, bir kişiyle imam nikahı kıyarak birlikte yaşarsanız 2-6 ay arasında hapis cezası alabiliyorsunuz. Fakat herhangi bir imam nikahı veya resmi nikah olmadan biriyle birlikte yaşarsanız o zaman ceza yok. İkinci mesele son dönemde yaygınlaşmaya da başladı. Bunda kanımca bir zarar yok. Fakat imam nikahını resmi nikah öncesinde kıymaya ceza olması meselesi de bence yanlış ve eşitliğe aykırı bir durum. Çünkü insanlara imam nikahı kıydığı için ceza vermiş oluyorsunuz bu durumda.

Yalnız bu kararda eşitliğe ve hukuka şöyle bir aykırılık var: Dini nikah kıyanların herhangi bir hak talepleri olamıyor. AYM kararında bunu özellikle vurgulama ihtiyacı hissetmiş. Yani dini açıdan gerekli düşünülerek evlenilse dahi yasal anlamda hiçbir geçerliliği yok bu evliliğin. Bence bu karardaki asıl sorun da bu.

Medeni kanunumuz İsviçre'den ithal edilmiş. Türkçe'ye çevirip birkaç değişiklik ile uygulamaya koymuşuz. Biraz araştırınca orada da evli olmayıp birlikte yaşayanların haklarına dair bilgi bulmaya çalışınca onların da evliler gibi olmadığını gördüm. Bu konuda sanırım en güzel uygulama İskandinav ülkelerinde. Orada evlenmek çok yaygın değil. Yalnız birlikte yaşama da belli bir süreyi aşmışsa evli bir insanla aynı hakları veriyor kadına da erkeğe de. Bizdeki yasada sanırım asıl bu mevzuu eksik. Aynı evde 3 sene  yaşayan bir çiftin yasal olarak evli olmasa dahi evli bir çiftten ne farkı var? Bence fark yok arada. Yasal durumda var ama. Asıl sıkıntı da bu noktadan kaynaklanıyor.

1- Birlikte yaşayanlara hak yok, ceza yok.
2- İmam nikahı ile yaşayanlara hak yok, ceza var.
3- Resmi nikah ile yaşayanlara hak var ceza var.

Peki bu üçü arasında pratik olarak bir fark var mı? Olduğunu düşünmüyorum.

Her ne kadar Avrupalı diye lanse etmeye çalışsak da kendimizi ve ülkemizi aslında Ortadoğuluyuz biz. Bunun anlamı bizim aile, evlilik, birlikte yaşama vb. gibi durumlar için pek de açık görüşlü olduğumuz söylenemez genel anlamda. Bu yüzden de AYM'nin bu kararı gibi durumlar olduğunda ciddi tepkiler gelebiliyor. Bunu çözmenin yolu da şu şekilde:

1- Birlikte yaşayanlar eğer bunu belli bir süre için, mesela 3 sene, kanıtlayabilirlerse o durumda evli çiftlerle aynı haklara sahip olmalı. Özellikle çocuk vesayeti ve miras gibi konularda.

2- İmam nikahı isteyenler bunu yapabilmelidir. Yani imam nikahı resmi nikah olabilmelidir. Diğer bir deyişle imamlar da belediye memurları gibi resmi anlamda nikah kıyabilirlerse aslında bu sorunlar ortadan bir ölçüde kalkar. Çünkü bazı çiftler resmi nikahı sadece bir zorunluluk olduğu için yapıyor. Kendilerine kalsa imam nikahı gayet yeterlidir. Haksız da değiller bence. İmamlar da resmi nikah kıyabilirse, yasalar önünde sayılan bir nikah olduktan sonra niye sorun olsun ki?

3- İsteyenler sadece resmi nikah yapabilmelidir. Sadece "toplum ne der?" diye düşünerek imam nikahı kıymak bana doğru gelmiyor. İstemeyen imam nikahını yapmayabilir.

Bu dediklerim olursa insanlar evlilik gibi önemli bir kararda daha rahat davranabilirler ve üstlerinde o kadar da büyük bir baskı hissetmezler.

Pratiğe gelince, ülkemiz, yukarıda da belirttiğim gibi, Ortadoğulu olduğundan uygulama bir takım sorunları beraberinde getirecektir. En başta yargının bu yeni duruma alışması gerekecek. Halkın alışması konusuna gelince, onların alışması ve kabullenmesi en az 20 yılı bulabilir. Çünkü 10 yılı aşkın bir süredir paradan 6 sıfır atılmasına rağmen en başta Cumhurbaşkanı olmak üzere bir çok insan halen daha trilyon, katrilyon terimlerini kullanıyor. Sigara kapalı ortamlarda yasaklanalı 7,5 yıl olmasına rağmen halen daha birçok mekan içeride sigara içiriyor. Rusya'da bir yıl önce yürürlüğe giren yasak her yerde uygulanıyor.

17 Haziran 2015 Çarşamba

Cumhuriyet Tarihinin En Önemli Seçimi Sonucunda Partiler ve Öngörüler

Daha seçim olmadan dahi AKP-CHP koalisyonu gibi bir seçeneğin memleket açısından en doğru kararlardan biri olacağını düşünüyordum. Seçim sonuçları açıklandı. Bir önceki seçim gibi %50-%50 değil, %40-%60 gibi bir tablo çıktı ortaya. HDP meclise barajı yıkıp girince herkesin planı müthiş derecede değişti.

Şimdi her gün günaşırı açıklamalar duyuyoruz. CHP'nin şimdiye kadarki yaklaşımı bir şekilde hükümetin kurulmasında rol almak isteğinde olduğu ve bunu da öncelikle MHP-HDP ile yapmak istediğini, bir şekilde, söyledi. Olmazsa AKP ile yapacak. Maksat memleketi hükümetsiz bırakmamak.

MHP dikkafalı davranıp "HDP ile olacak her seçeneğe kapalıyız, ama memleketi çözümsüz de bırakmayız." şeklinde konuşuyor. Bunun anlamı şudur:  "AKP ile koalisyona varım." Başka bir tercümesi olamaz. Çünkü azınlık hükümetinin doğru olmadığını düşünüyor. CHP ile güvenoyu alabilecek bir hükümet kurulamayacağı için tek seçenek AKP kalıyor geriye. İki kere iki dört yani.

AKP "Herkese sıcağız." diyor başta Cumhurbaşkanı olmak üzere üst düzey yöneticileri aracılığıyla. Başlatılmış bir çözüm süreci vardı ve habire sürüncemeye bırakınca süreci müthiş bir oy kaybına uğradılar memleketin doğusu ve güneydoğusunda. Aslında sadece oralarda değil, neredeyse tüm şehirlerde oy kaybı oldu AKP'nin. Çözüm sürecini MHP ile yürütmesinin olanağı olmayacağı için, MHP diğer yandan da seçim boyunca yolsuzluklar üzerinden prim yaparak oy toplamaya çalıştığı için bu konuların açıklığa çıkarılmasını savunacak. Yani çok temel diyebileceğimiz iki sorun var herkesin en olası dediği koalisyonun önünde. Benim "HDP barajı geçerse AKP-MHP koalisyonu olabilir." öngörüm vardı. O da geçersiz olacak gibi bu durumda.

HDP AKP ile potaya girmeyeceğini, hükümetlerine destek olmayacağını söyledi seçim öncesinde. Seçim sonrasında ilk konuşmada Demirtaş "Seni Başkan Yaptırmayacağız!" konuşmasını tekrarladı. Ve AKP ile koalisyon kurmayacaklarını bildirdi. CHP ve MHP ile koalisyona bir şekilde katılabilecekken bu olasılık da MHP'nin inadından dolayı olamayacağı için HDP'nin oluşacak koalisyon hükümetinde bulunma ihtimali yok gibi bir durumda. Barajı geçip meclise girmesi durumunda bütün dengeleri değiştiren parti şimdi hükümet kurulması konusunda oluşacak koalisyona girme konusunda zor durumda.

Siyaset ile ahlak kelimeleri bir arada pek kullanılamıyor. Çünkü dün meydanlarda bir diğeri hakkında ağzına geleni söylemekten, bel altı vurmaktan çekinmeyenler bugün çok kritik toplantıları yapabiliyor: Bakınız Tayyip Erdoğan-Deniz Baykal toplantısı.

Herkes dediğini uygularsa bana kalırsa tek uygulanabilir koalisyon AKP-CHP koalisyonu. HDP bu koalisyona dışarıdan destek verebilir ve ciddi anlamda işine de yarar bu durum. MHP'nin en baştan istediği Ana Muhalefet partisi olma hayali de gerçekleşmiş olur.

AKP ile koalisyonun CHP'ye ciddi oy kaybettireceğine şahsen inanmıyorum. Çünkü CHP'nin seçmeni için oy vermeyi düşünebileceği alternatif bir parti yok. Nasıl Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kendi görüşlerine müthiş derecede uzak görüşe sahip olan ve şimdi MHP'den milletvekili olan Ekmeleddin İhsanoğlu'na kerhen oy verdilerse seçim yenilendiği zaman CHP'den çok ufak bir miktarda oy HDP'ye gidebilir. Diğerleri, büyük oranda, yine CHP'ye oy verecek.

MHP'ye gelince erken seçimin en çok kaybettireceği parti olacak. Çünkü yapılan istatistiklerin gösterdiği en çok "emanet oy"un olduğu parti HDP değil, MHP. O oylar AKP'ye geri dönünce, AKP'den bir kısım oylar da HDP'ye gidince yeni oluşacak mecliste HDP'nin MHP'den daha fazla oy alma ihtimaline karşı daha az milletvekiline sahip olacağı en olası sonuç.

Biraz önce dediğim gibi, siyaset ile ahlak bir arada pek olmuyor. Bu yüzden bugün A diyen yarın çok kolay B diyebileceği için bekleyip görmekten başka çare görünmüyor. Benim öngörüm AKP-CHP koalisyonunun olması ve yakın gelecekte de erken seçime gidilmesi şeklinde.

Bekleyip göreceğiz.



12 Haziran 2015 Cuma

3. Seçimim Geride Kaldı.. İşte Seçimden Kalanlar

Uzun bir gün oldu Pazar günü. Önce biraz izlenimlerimi anlatayım. Sonrasında da yorumlarım gelecek.

Başbakan Davutoğlu balkon konuşmasında güzel şeyler söyledi. 'erdem'den söz etti. 'halkın iradesi'nden söz etti. Önümüzdeki günlerde göreceğiz nasıl olacağını (burasını yazarken Başbakan balkon konuşmasını yapıyordu)

Neler gördüm?:
1- 'Halkın iradesi' denen olgunun aslında 'erkeğin iradesi' olduğunu gördüm.
2- İlk oy kullanmaya gelen yaşları 80'in üstünde olduğunu tahmin ettiğim, zor yürüyen çifti gördüm.
3- Tekerlekli sandalyedeki annesini oy pusulasını dışarı çıkarmasına izin vermediğimiz için sandığa getirip, sonra kendisinin kabine girmesine izin alamayınca sinirlenip 'hak, hukuku bana mı öğreteceksiniz?', 'şimdi boşuna mı getirdim ben, yanlış kullanacak' diyen genç adamı gördüm.
4- Sandık üyesi olduktan, yemin ettikten sonra parti mevzuunun kalmaması gerekmesine rağmen biri Adıyamanlı, diğeri Muşlu olan AKP'li ve CHP'li sandık üyelerinin sürekli tartışmasını gördüm.
5- Kadınların siyasette ne kadar aktif olmaya başladıklarını, sandıklarına sahip çıktıklarını bir kere daha gördüm.
6- Azıcık daha fazla okumuş olanların, entel görünenlerin, başkalarını kararlarından dolayı oldukça kolay yargılayabildiklerini gördüm.
7- Partili olmamasına rağmen bazılarının gönüllü olarak partili olanlardan çok daha fazla oylarına sahip çıktıklarını gördüm.
8- 'Özgür irade' kavramının bazıları için bulunmadığını gördüm.
9- Hakk kelimesi Allah'tan gelmesine rağmen kendisini her türlü Hakk'ın, hukukun üstünde görenlerin olduğunu gördüm.
10- İnsanların birbirleriyle aslında gayet güzel geçinebildiklerini, fakat karşısındakinin hangi partili olduğunu öğrendikten sonra tavırlarının 180 derece değişebildiğini gördüm.
11- Son iki yüzyıldan fazla bir zamandır yüzümüz Avrupa'ya dönmüş olmasına rağmen memleketimizin daha Ortadoğulu olduğunu gördüm.
12- Hukuk kurallarının uygulanmaması, esnetilmesi yönünde ciddi bir irade gördüm.
13- Bağımsız adaylara karşı saygıdan ziyade onları 'yok sayma' çabası gördüm.
14- Demokrasi denen olgunun içselleştirilebilmesi için daha çoooook zamana ihtiyacımız olduğunu gördüm.
15- Bir partinin müşahidinin sadece oy sayımı başlamadan hemen önce gelip habire herşeye itiraz ettiğini, başka bir partinin müşahidinin ise olan bitene ilgisiz oralarda dolaştığını, sonra sayım sırasında da gelip izlediğini gördüm. Bir partinin müşahidi ise başından sonuna kadar izlemeyi tercih etti seçimi. Hiçbir şeye müdahale ve itiraz etmeden. 

Bu liste aslında daha çok uzatılabilir. İlk iki seçimimin aksine bu seçimde biraz daha farklıydı durum. Okul sorumlumun dediğine göre deneyimli olduğum için beni okuldaki ilk sandığa vermişti kendisi. Aslında nispeten mantıklı da olmuş. Oldukça fazla sorunla karşılaştığım bir sandık oldu bu seferki. Başkası olsa nasıl davranır? Konuşur mu? Susar mı? Sadece not mu alır? Tutanak mı tutturmaya çalışır her seferinde? Yoksa sadece izler mi başından sonuna kadar?

Sandığımda bir seçmen eşi ile birlikte girip oy kullanmak istedi. Eşi gayet sağlıklı olmasına ve "Ben oy kullanabilirim" demesine rağmen. Uyaran sandık görevlisine de elini kaldırarak "Ağzını yüzünü dağıtırım!" şeklinde tehditler savurdu. Yakınında bulunan akrabaları kadın-erkek saldırmaya hazır şekilde bekliyorlardı. Tehdidi duyar duymaz pencereye gidip "Hemen polis memurunu çağırın, sandık görevlisini tehdit ediyor'" şeklinde bağırınca polis geldi ve başta tehdit eden adam olmak üzere ailenin üyelerini salondan götürünce olay sakinleşti. Çıkarken akrabalardan bir kadın beni tehdit dahi etmekten geri durmadı.

Bir başka olayda sandık başkanı, polis ve belki bir görevli nezaretinde arabayla getirdiği annesinin oy kullanmasını sağlamaya çalışan bir vatandaşla karşılaştım. Oy pusulası, Tercih mührü ve zarfı salondan çıkararak okulun dışında bekleyen arabaya götürmeye ikna etmeye çalıştıklarında duruma şiddetle itiraz ettik. Oldukça uzun süren itirazlarından sonuç alamayınca biraz kilolu olan nispeten yavaş da olsa yürüyebilen annesini getirdi bu vatandaş. Meğerse oy pusulası ve zarfı salon dışına çıkarmak istemesinde herhangi bir geçerli neden yokmuş.

Aslında o gün yaşadıklarım çok rahat bir kitap dahi olabilir. Tabii ki bu anlattıklarımdan çok daha fazlası oldu orada. Eğitim sorunumuzun ne kadar büyük ve derin olduğu orada biraz daha belirgindi.

TURK Parti benim sandığımda 5 oy aldı. Bir oy ise hem TURK Parti'ye, hem de AKP'ye basılmış olduğundan geçersiz sayıldı. 18 geçersiz oyun yarısından fazlası oy pusulasının üst tarafında AKP'ye, alt tarafında ise bağımsız adaya verilmiş oylardan dolayı geçersiz kabul edildi. Aynı durum MHP'nin, CHP'nin ve SP'nin de başına geldi. Onlarda sayı çok daha azdı.

Oy sayımı sonunda AKP'nin oy oranını öğrenince AKP'nin o bölgede ciddi oy kaybına uğramış olduğunu gördüm. %70'in üstünde gelmesi normal olan bölgede %65 seviyesinde kalmıştı oy oranı. MHP ve CHP ise ciddi yüksek oy aldılar bu bölgeden.

Bir seçimden daha temiz ve vicdanım rahat bir şekilde çıktığımı düşünüyorum. Yaptığımız işin ne kadar önemli olduğunu bu seçim daha iyi gösterdi bana. Asıl amacımız, bazı kesimlerin tahmin ettiği gibi oylarla, sonuçlarla oynamak değil, tamamen adil, şeffaf, doğru, düzgün, yasaya uygun bir seçim olmasını sağlamaktı. Başka birşey değil. Bundan sonra erken seçim de olsa normal seçim de olsa, ben hazırım.

14 Mayıs 2015 Perşembe

İki Çeşit İnsan Vardır! Seçimlerde Oyuna Sahip Çıkanlar ve Çıkmayanlar!


Hep yaparız ya bunu, insanları gruplara ayırmayı. Genelde de iki grup olur bunlar. Mesela iyiler ve kötüler. Kadınlar ve erkekler. Pozitif insanlar ve negatif insanlar vb. Peki ayrım bu kadar siyah-beyaz mıdır her daim? Bence pek de değil. Arada da grinin pek çok tonunu bulmak mümkündür.

Bu sefer yalnız, ben de insanları ikiye ayıracağım, biraz da bilinçli olarak. Şikayet edenler bir grup olacaklar. Yapanlar diğer grup. Ben bu iki gruptan şikayet edenleri pek sevmiyorum. Çünkü tek bildikleri şikayet etmek. Yazın sıcaktan, kışın soğuktan, baharda ise yağmurdan şikayet ederler. Yani işin doğasında olandan dahi şikayetçi olabilir bu insanlar. Hatta işin cılkını çıkarıp şikayeti ilgili makama yapanlara işe yaramayacağını söylemeye, onların heveslerini kursaklarında bırakmaya kadar götürebilir bu gruptan bazıları..

Konumuza gelecek olursak, bir aydan kısa bir süre kaldı genel seçimlere. Bu yazımın asıl amacı biraz daha politik. Seçimler geliyor ve yakın geçmişteki iki seçimnde olduğu gibi bunda da sandık gönüllüsü olacağım. Tuzla'da olacağım yine. İki seçimde de olan bitenden şikayetçi olan bazı arkadaşlar ben Cumartesi akşam olan partiyi, eğlenceyi bırakıp gidince beni desteklediklerini, iyi birşey yaptığımı söylemişlerdi. Bu gerçekten de güzel birşey, desteklenmek. Fakat bir adım ötesi de var bunun: Birebir elini taşın altına koymak. Yani bu işe gönül vererek sandıklarda gözetmen olmak. Sandığın, oyunun hakkını verip, oyuna sahip çıkmak. Önümüzdeki 4 sene boyunca memleketi yönetecek olan parlamento seçimlerinde görev almak. Tek gereken seçim öncesinde bir Pazar gününü sandık başında geçirmek.

Biliyorum ki seçimden hemen sonra bir takım insanlar yine başlayacaklar bu ülkenin insanlarını, özellikle de AKP seçmenini, hedef alarak bazılarının koyun olduğunu, kör olduğunu, bilerek kurda oy verdiklerini, bu ülkenin insanlarından bir halt olmayacağını, buraları bırakıp gitmek gerektiğini, adam olmayacağımızı söylemeye... Yakınlarındaki insanlar da destekleyecekler o kişilerin bu dediklerini.

En sevmediğim şeylerden biri insanların kendi şikayetçi oldukları konuda başkalarının desteklerini beklemeleri, onları da kendi şikayetlerine ortak etme ihtiyaçlarıdır. Mesela otobüste birileri yüksek sesle konuşunca onları 'birilerinin' uyarması beklenir. Bu kişiler kendileri uyardığında da 'Ben rahatsız oluyorum, daha sessiz konuşur musunuz?' demek yerine 'İnsanlar rahatsız oluyor, daha sessiz olun!' şeklinde şikayetlerini dile getirmeyi tercih ederler. Halbuki herkes kendinden sorumludur, Nokta! Seçim sonucunda da sonucu kabul etmek gerekecek. İçki masasında, arkadaşlar eğlencede şikayet edip sonra kadeh kaldırmak değil. Az zaman kaldı ve halen daha ciddi anlamda gönüllüye ihtiyaç var. 4 sene boyunca şikayet etmek yerine bir gününüzü halkı görüp, gözlemleyip, sonra da oyları saymaya harcasanız ne çıkar? Benim iki seçim günü deneyimim de çok ilginç şeylere gebe oldu. Mesela CHP'li bir seçmen belediye seçimlerinde beğenmediği halde Sarıgül'e oy vermeye zorlandığı için partisi tarafından, müthiş derecede şikayetçiydi durumdan.

Geçtiğimiz seçimlerde hangi partinin seçmeninin, gözetmeninin, görevlisinin nasıl hareket ettiğini gözleme fırsatım oldu. En düzenli ve organize çalışanlar tabii ki AKP ekibi. Hem çalışanlara sürekli yiyecek, su vb. desteklerde bulunuyorlardı. Hem de ne olup bittiğini takip ediyorlardı. Müthiş bir düzen ve sistematik içinde, oylarına ve seçmenlerine sahip çıkarak. HDP sanırım AKP'den sonraki en düzenli ve organize ekipti. Onlar da oylarına ve seçmenlerine sahip çıkarak düzenli ve uyum içinde bir çalışma yürütüyorlardı. CHP ekibinin kendilerine dahi faydası yok gibiydi. Ekip derken asıl kastettiğim gözetmenlere destek vermesi gereken partilileri kastediyorum. Ne gözetmenleri ile ciddi anlamda ilgilendiler, ne de takibi düzgün yaptılar. Tutanakların merkeze iletilmesi sırasına varmadan da kaçtı birçoğu. MHP ile ilgili yorum yapamıyorum, çünkü varlıkları ile yokluklarını çok anladığımı söyleyemeyeceğim. Çok ilgili değillerdi sanki. Diğer partiler zaten oldukça zayıf kalmıştı tüm süreç boyunca. Oyveötesi ekibimizdeki arkadaşlar ise her açıdan düzgün bir seçim olabilmesi için elinden geleni yaptı. Yeri geldiğinde sandık başkanına itirazlar yapıldı, tutanaklar tutuldu, gerektiği yerde sandık kurulunun güvenli şekilde oyları sayması sağlandı. Avukatlar sürekli hukuki destekte bulundu.

Bu seçimlerde nasıl olup biteceğini hep birlikte göreceğiz. Daha zaman varken mümkünse desteklediğimiz partilerin sandık gözetmeni olarak, resmi olarak sandık kuruluna girerek, mümkün değilse de oyveötesi gibi oluşumlara katılıp sandığı gözlemleyerek bu işi yapmak lazım. Oyuna sahip çıkmak lazım. Bir oy dahi çok önemli. Geçtiğimiz seçimlerde, özellikle de yerel seçimlerde aradaki farkları gördük.

Hiçbir oluşum, grup, parti içine girmeden bunu yapmanın yolu da var: Seçim sırasında gerek seçim sandıklarını takip ederek, gerek oylar sayılırken sade bir vatandaş olarak orada bulunup sonuçları kayıt altına almak. Hem vatandaşlık hakkımız hem de görevimiz bu aslında, oyumuza sahip çıkmak.

Yazının başından da dediğim gibi, iki çeşit insan vardır. Yapanlar ve şikayet edenler. Seçimlerde oyuna sahip çıkanlar ve çıkmayanlar.

Seçim sonrasında da, sonuç ne olursa olsun, kimse gelip de "bu ülkenin insanları" hakkında atıp tutmasın! 

25 Ocak 2015 Pazar

Uğur Mumcu, Hrant Dink, Metin Göktepe Charlie Hebdo'ya Karşı

Yılın ilk ayı denince akla daha çok yeni umutlar gelir. Yeni heyecanlar, yeni istekler, yeni yapılacaklar listesi vb. Ocak ayı sanırım gazeteciler, karikatüristler için oldukça kanlı bir ay.

Bu yıl 7 Ocak'ta oldu Charlie Hebdo katliamı. İki kişi ellerinde silahlarıyla girip öldürdüler başta kapıdaki gazetecileri, sonra da içeride gördükleri karikatüristleri.

8 Ocak'ta öldü Metin Göktepe. Öldürüldü daha doğrusu. Duvardan düşmüş dendi önce. Hem de içişleri bakanı olacak, devleti en yüksek seviyede temsil yetkisine sahip insanlardan biri tarafından.. Sonra kabul edildi gözaltında işkenceden öldürüldüğü.

19 Ocak'ta öldürüldü Hrant Dink. Agos'un, çalıştığı gazetenin önünde. Arkasından vuruldu. 17 yaşındaki bir 'çocuğa' yaptırıldı bu cinayet. Azıcık deşildiğinde emniyet müdürüne kadar gidiyordu ihmal listesi. Taammüden cinayetle yargılanmaları gerekirken hepsi önlenemez bir şekilde yükseldi işlerinde..

24 Ocak'tı tarih Uğur Mumcu öldürüldüğünde. Arabasına bomba konarak öldürüldü Uğur Mumcu. Sonra da deliller süpürgeyle süpürülüp 'delil yok' dendi. 'Devletin namus borcu' denmesine rağmen Süleyman Demirel, Erdal İnönü ve İsmet Sezgin tarafından, failleri bulun(a)madı bir türlü.. Bu durumda devletimizin namusunun ne durumda olduğunun yorumu sizlere kalmış..

Başbakanımız geçtiğimiz günlerde Charlie Hebdo'yla dayanışma amaçlı 40 civarı ülkenin liderlerinin katıldığı yürüyüşe katıldı. Hem de ön sıralardan. Kendi ülkesinde bu 62 gazeteci öldürülmüşken ve faillerin bulunmasını bırakın korunması bizzat devlet eliyle yapılırken Paris'teki yürüyüşe katılması cidden bende soru işaretleri doğurdu. Bir ülkenin lideri denen konumdaki bir insanın kendi ülkesinde en ufak bir yürüyüşe bile biber gazı ve TOMA'larla saldırması, failleri belli cinayetleri çözmemesi, çözdürmemesi, başka bir ülkede ise bunlara rağmen yürüyüşe katılması. Hem de ilk sıradan.. Charlie Hebdo katliamı bizim faili belli gazeteci cinayetlerimizden daha mı çok önemli? Gerçekten de merak ediyorum bunu..

Tutarlı olmak ciddi anlamda önemli bir konu. Zira tutarlı olmayan insanların bu tutumlarının altında psikolojik sorunlar yattığı bilinen bir gerçek. Benden söylemesi..

6 Kasım 2014 Perşembe

AK Saray, Beyaz Ev ve Biraz Mühendislik

Yeni bitirilen AK Saray'ın devlete, yani bütçeye, yani bize maliyeti 1.3 milyar lira. Aralık 2013 ve sonrasında yaşadığımız sanal devalüasyondan (dolar 1,80 civarından bir anda 2,30'lara kadar yükselmişti) sonraki fiyatlarla dahi $580.000.000 civarı tutuyor (dolar kuru 2,24 alındı). Bunu özellikle belirtmemin nedeni inşaatın dolar kuru 1,80 civarındayken başlamış olması ve sadece sonlarında bugünkü seviyesine gelmiş olmasıdır.

Fotoğraf 1: AK Saray

Neredeyse çocukluğumdan bu yana inşaatın içindeyim. 1.3 milyar lira demek en basitinden metrekaresi 500 lira civarı olan, 100m2'si 50.000 liraya malolan 26.000 konut anlamına geldiğini söylersem sanırım konunun vehameti birazcık olsun ortaya çıkabilir.

Dubai'de Palm Jumeirah adasında yapıtığımız 1200 küsür lüks konutun inşaat maliyeti bunun yarısı kadar bile tutmamıştı.

White House, yani ABD başkanlık konutu Beyaz Ev'in fiyatı günümüzde satışa sunulsa fiyatı : $319.802.889 tutuyor. Yani günümüze göre TL karşılığıyla 716.358.471 TL. Bizimkinin yarısından biraz daha fazla.

Fotoğraf 2: Beyaz Ev

Burada karşılaştırdığımızın Beyaz Ev'in satışa çıkarılsa fiyatı ile AK Saray'ın maliyeti olduğunu da belirtmem gerekiyor. AK Sarayın arsa maliyetinin bu maliyet içinde, zaten devlet arazisi olduğundan, hesaba katılmadığını tahmin ediyorum. Ki o durumda maliyetin katlandığını belirtmem sanırım çok da gerekli olmaz.

Beyaz Ev'in maliyetini biraz araştırdığımda ise ilginç bilgilere ulaştım. Günümüz parasıyla ilk yapımı $3.229.057 olan yapının 1800 yılına göre maliyeti $232.371,83 tutmuş. İngilizler yaktıktan sonra burayı, tekrar yapmışlar. Truman zamanındaki düzenleme, ek bina vb. maliyeti ise $5,7 milyon. Günümüze göre karşılığı ise $52 milyon kadar. Bunların dışında arada tabii ki masraflar yapılmıştır fakat toplamı bu kadar tutar mı derseniz, emin değilim. Satış fiyatı bu miktarın yaklaşık 6 katı.

Bu arada unutmadan, Beyaz Ev'de kalan ABD Başkanı ile ailesinin burayı 5 yıldızlı otel gibi kullandıklarını, günde 3 öğün yemeklerinden, kıyafet vb. masraflarına, çalışanların maaşlarına kadar herşey başkan tarafından ödeniyor. Devlet bütçesinden değil. Detayları buradan okuyabilirsiniz.

Dünyanın değer olarak en pahalı konutları sıralamasında da İngiltere'nin 1837'den bu yana kraliyet konutu Buckingham Sarayı ($1,56 milyar) ile Hintli milyarderin kendisine yaptırdığı 27 katlı Antilla Mumbai'den ($1,00 milyar) sonra 3. sırada geliyor sadece maliyetiyle.

Maliyet analizi ve karşılaştırması yaparken sadece inşaat anlamında bir karşılaştırmaya gittim. WSJ'deki habere göre aynı parayla Mars'a üç uydu gönderilebiliyormuş. Yalnız buradaki belirtilen miktar 700 milyon lira. Açıklanan harcanan miktar ise bunun yaklaşık 2 katı, 1,3 milyar lira. 3 değil 6 uydu demektir bu.

Bir not daha: Türkiyede işçilerin aldığı parayla ABD'de inşaat çalışanlarının aldığı parayı da maliyetlerle ilgili hesaba katmak gerek. 1.000-1.200 lira maaş alan bir işçi ABD'de haftada 60 küsür saat çalışsa ne kadar alır derseniz, ufak bir araştırmayla ortalama saat ücretinin $14,30 olduğunu öğrendim. Haftada 60 saat yapan ve 40 saat üstüne %50 mesai ücreti alan bir işçinin haftalık kazancı $1.001,00 oluyor. En kaba hesapla bizimkilerin yaklaşık 9 katına yakın oluyor maaşları. Vergi konusundan çok emin değilim ama onu %30 bile düşsek 6,5 katı maaş yapıyor. İşin Türkçesi ucuz işçilikle birlikte dünyanın en zengin ülkesinin başkanlık konutunun maliyetini ikiye katlamışız.

Başka bir not: ABD'deki başkanlık konutu aslında onlara biraz ufak gelmesine rağmen sürekliliği simgelediği için buradan vazgeçmeyi kesinlikle düşünmüyorlar. Yani değiştirip daha büyük ve daha iyisini yapmayı. 

Mühendis olunca konuya biraz analitik ve biraz karşılaştırmalı bakmak istedim. Sonuç yukarıda işte.

(Son bir not: Zamanında 1TL ile 50kr çıkarılırken 2€ ve 1€'yu boyut, kalınlık ve tasarım (renkler) olarak birebir taklit etmiştik. Halbuki paramız boyutsal olarak eşdeğerinin değer olarak çeyreği seviyesindeydi. Şimdi sanırım AK Saray yapılırken de ana maksat adını Beyaz Ev'den alıp maliyetini katlamak şeklinde oldu diye aklımdan geçmiyor değil.)

7 Ekim 2014 Salı

Seçmeli Din ve Seçmeli Fizik Dersi Üzerine

Konu geçenlerde gündeme geldi. Velilerin isyanı vardı zorunlu din dersi ile ilgili. Din dersleri, malumunuz olduğu kadarıyla genel anlamda din dersi olmaktan çok uzak. Dersler Sunni İslam'ın Hanefi mezhebi üzerinden ilerliyor. Türkiye’de de halkın %90’ından fazlasının müslüman olması ve iktidarın ‘dindar nesil’ yetiştirme gayretleri sonucu oluyor tüm bunlar. Diğer mezhepler ve dinler ya çok yüzeysel öğretiliyor ya da hiç öğretilmiyor. Bu bir iddia olmaktan ziyade kendi geçmiş deneyimlerimden çıkarımım. 

''Dünyanın hiçbir yerinde zorunlu fizik, kimya dersinin tartışıldığını görmezsiniz. Ama din dersinin tartışıldığını görürsünüz!'' dedi Cumhurbaşkanı Erdoğan. (1) Yine aynı habere gore Milli Eğitim Bakanlığı zorunlu derslerin sayısının azaltılmasıyla ilgili acil olarak çalışma başlatmış. Gerçi başlık konuya ve içeriğe göre biraz yanlış yönlendiriyor insanı.

İlginç işler memleketindeyiz. Dünyanın hiçbir yerinde tartışılmayan bir konuyu tartışıyoruz: Zorunlu fizik, kimya derslerinin olup olmaması gerektiğini. 

Avrupa’da din adına, Hristiyanlık adına 9 tane büyük ve sayısı tartışmalı birçok küçük haçlı seferi düzenlenmiştir. Bu savaşların hiçbiri fizik ya da kimya adına değil, hepsi de din adına düzenlenmiştir. Hz. Muhammed dini yüzünden kendi yakınları tarafından memleketinden kovulmuş, sonrasında islama inananlar için savaşarak tekrar memleketine dönmüştür. Okulda öğretilen bilim dersleri yüzünden değil. Özellikle Ortadoğu’da defalarca cihat ilan edilmiş ve bu uğurda yüzbinlerce insan ölmüş, öldürülmüş, katledilmiştir. İnsanlar kendi üzerlerine bomba bağlayarak kalabalık, düşmanı olduğu insanların arasında üstündeki bombaları patlatarak intihar etmiştir. Din adına intihar bombacısı olmuştur. Fizik, kimya değil. Hele de matematik adına hiç değil.

İnsanlar en gelişmiş denen toplumlarda dahi tarikatlar oluşturmuş, hatta toplu intihar edenler bile olmuştur. Din adına, inanç adına yapılmıştır bunların hepsi. Newton’un hareket konusundaki üç yasasının doğruluğunu ispata çalışmak amaçlı yapılmamıştır bu intiharlar. Ki intiharların sonucundaki dağılmalar enerjinin korunumu prensibini doğrular niteliktedir.
Yöneticiler fizik kanunlarını kullanarak ülkelerini yönetmek ve düşmanlarını alt etmek konusunda çalışmışlardır. ABD 2. Dünya Savaşı’nı bitiren hamleyi yapıp bilim insanlarına atom bombası fikrinin gerçekleşmesini istemiş ve yapılan çalışmalar sonucunda bu görev başarılmıştır. Bilim insanlarına verilmiştir bu görev, din adamlarına, din görevlilerine değil. Çünkü atom dua edilerek değil, ancak bilimle parçalanabilirdi. 

Din, insanları yönetmek amaçlı olarak binlerce yıldır kullanılmıştır. Bilim değil. Bilim ilerleme, gelişme için kullanılır. Değişmez kişiye göre. Türkiye’de öğretilen eylemsizlik prensibi Guatemala’da öğretilenden farklı değildir. Ya da Singapur’da öğretilen akciğerin görevleri, Kuala Lumpur’da öğretilenden farklı değildir. Yerçekimi ivmesi deniz seviyesinde artarken rakım yükseldikçe azalır. Kişiden kişiye değişmez ama. Bana göre 9.83m/s2 iken bir başkasına göre 10m/s2 olmaz. Kişiye ya da fikre göre değişmez fizik kanunları. Kimi fizik kanunları zaman içinde farklı bilim insanları tarafından yalanlanabilir ya da kimi teoriler kanıtlanabilir. Fakat buradaki değişiklikler kişiye göre değişen olgular değildir. Bu kanunları bulan kişilerin kullandıkları yöntemlere, ellerindeki teknolojik imkanlara ve bilimsel yetkinliklerine göre belirlenir. Einstein Newton’un hareket kanunlarını atomaltında geçersiz kılmıştır, klasik fizikte değil. Diğer açıdan değil İstanbul’da öğretilen İslam ile Mekke’de öğretilen İslam arasındaki fark, Türkiye içinde iki komşu şehirde, hatta iki farklı camiide ya da iki farklı Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni tarafından öğretilen din bile birebir aynı değildir.
Dünya üzerinde şimdiye kadarki en kanlı savaşlar hep ya din adına ya da ırk adına olmuştur. Galileo engizisyon mahkemesi tarafından dinin öğrettiği bilime karşı olan çalışmaları ve söylemleri nedeniyle ölüme mahkum edilmiştir. Din geçmişte de insanları yönetmek amaçlı kullanılan bir güç olmuştu. Şimdi aynı amaçla kullanılıyor. Gelecekte de insanları yöneten bir güç olacaktır. İnsanlara fizik kanunlarına inanıp savaşmalarını söyleyemezsiniz. Şimdiye kadar hiç kimse bilimle alakalı olarak savaşmamıştır. 

Geçmişte, lise 3. sınıfta tüm derslerim 5 olmasına rağmen Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersim 1 gelecekti. Sınavda ne yazarsam yazayım yine de sonuç değişmiyordu. Hep 25-40 arası not alıyordum. Baya bi zorlama sonucunda 2 gelmişti karneme. Onca 5’in arasında biri 2’ydi. Dualar ezberletilirdi. Hem de uzun dualar. Ortaokuldayken Ayet-el Kürsi’yi ezberlemeden sınıfı geçemiyorduk. Mesele beceri meselesi değildi. Mesele din gibi oldukça kişisel bir olgunun zoraki öğretilmeye çalışılmasıydı. Kardeşlerimin de hepsinin başına geldi bu geçmişte. Bilmediğin dilde bir duanın zorla ezberletilmesi bana oldukça adaletsiz geliyor. Hele de aynı dine inanmayanların da buna zorunlu kılınmaları.

(1) http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/egitim/125669/Hepsi_gidecek_din_dersi_kalacak.html